Bingöl’de öğretmen lisesinde İngilizcecimiz bize seviyemize uygun hikaye kitapları verirdi. Hikayelerinden birinde -adı Çit olabilir- Aborjinlerden bahsediyordu. Aborjinler, Avusturalya’da yaşayan bir halk, zorlu da bir hikayeleri vardır. O güne kadar Aborjinlerden hiç haberdar değildim. Başka birisi için normal olabilir ama haritayla, bayraklarla, dünya üzerinde yaşayan milletlerle ilgili olan bir genç kız olarak hayret etmiş ve şey demiştim "bilmediğim daha hangi milletler var acaba?"
2022 yılının Mayıs ayında, Ramazan Bayramının birinci günü dünyaya bir kız çocuğu getirdim. Aynı gün bir bebek ve bir anne doğdu. Hayatımda kendimi bu kadar çaresiz hissettiğim bir anı örnek vermem gerekirse Siirt askeri lojmanlarında lokanta ile marketin arasında bir park vardı. O parkta bir oyuncak vardı, dönen mantar. Kollarınla mantarın demirine tutunursun birileri de seni bacaklarından tutup çevirir. Böyle olabildiğine hızlı döndürürler. Doğumdan sonra kendimi parkta uçan mantarda asılı kalmışım gibi hissetmiştim. Midem bulanıyor, çişim gelmiş, korkuyorum ve dönüş hızımı kesmeme yardım edecek kimse yok üstelik kollarım da tutunmaktan yorulmuş. Huyunu suyunu hiç bilmediğim birisi kucağımdaydı, -bereket ki çocukken işgüzarlık yapıp gördüğüm bütün bebekleri uyutmaya ve altını değiştirmeye çalışmışım. Uyutma ve alt değiştirme konusunda oldukça rahattım fakat emzirmek hiç de öyle olmadı. Ama niyeyse herkes her şeyi çok iyi yapmamı umuyordu.
Doğumdan bir gün sonra akademik bir hemşire odaya geldi. İşte bilimsel milimsel bir şeyler varmış, klasik müzik dinleyerek emen bebeklerin emmeye karşı olumlu duygu geliştirip geliştirmeyecekleri cart curt bir şeyler araştırıyormuş. Neyse dedim, ben de akademik bir personayım. Amaç bilime hizmet daha ne olsun, dedim. Dedim ama bilime hizmet ama kendime travma katmış oldum. Emzir Allah, emzir. Müzik bitmiyor. Çocuk uyuyor uyanıyor, emzirme bitmiyor. Ben gerildim çocuk gerildi. Müzik bitmiyor. En son hemşire neyse bu böyle olmayacak ben sonra geleyim, dedi kalktı gitti. E o kadar saat bekledik, olmuyor muydu yani, emzirmek bu değil mi derken. Benim bebe bir daha yanaşmadı bana. Hani meme reddediyor demeyelim de özgür ruhlu diyelim, öyle bir şeyler oldu.
Süt var ama talep yok. Kaldı mı benim süt ihraç fazlası ürün gibi. Napsam napsam. Ablam süt sağma makinesi almıştı. Neyse sağayım bari, dedim. Bir sağdım, iki sağdım derken. Öyle bir yola girmiş olduk.
Şimdi kınayıcı teyzeler geliyor, emziriyor musun diye soruyorlar, yok diyorum, mama mı veriyorsun, diyorlar, yok anne sütü veriyorum, diyorum. Onlar da kınayacak bir durum var mı yok mu kestiremiyorlar. Her ortamda bu konu üzerine bir münazara gerçekleşiyor, sonuca varılmadan konu kapanıyor. Herkesin devreler yanıyor. Ben de kendimi bu dünyada bu işi yürüten tek kişi zannediyorum.
Sonra bir gün nasıl oldu bilmiyorum, bir facebook grubu çıktı karşıma: “Bebeğini süt sağarak besleyen anneler” diye. Anaaaa, dedim ben, "bilmediğim daha hangi milletler var acaba?" Üye sayısı da 11 bin falan. Yani hani toplaşsak bir belediye başkanı seçer hep beraber yaşarız da. O kadar kalabalığız. Burada kadınlar birbirine moral veriyor. İşte ben bu makineyi kullandım çok iyi, ben iki yıl sağdım dert değil, sütü şu kadar süre saklayabilirsiniz falan. Böyle konu başlıkları açılıyor. Bir anne geliyor gruba işte ben daha fazla sağamayacağım psikolojim dayanmıyor, diyor anında gönderiye yüz kadın olur mu öyle, yılma, sen çok güçlüsün, sen kahramansın, sen harikasın falan diye gaz veriyorlar ve o kişiyi vazgeçiriyorlar. Yani ben kadınların bu şekil tek yürek tek bilek olabileceği başka bir konu daha olduğunu sanmıyorum.
Tabi ara sıra bana da haller geliyor yeter artık diyorum, sonra okuyorum gruba anne sütünün faydaları ile ilgili bilimsel yazılar atılmış vazgeçiyorum. Madem diyorum başladık bu işe, gittiği yere kadar diye karar veriyorum. Bu süreçte arabada, otobüste, restoranda, Pamukkale travertenlerinde, okulda, hastanede, üniversitede, pastanede, avm’de mescitte, sahilde aklınıza gelen her yerde süt sağıyorum.
Bir çantam var kocaman içine şarj kablolarını, bataryaları, makinenin kendisini koyuyorum. Böyle makineyi hazırlıyorum bir gayretle. Epey meşakkatli epey katmanlı da bir iş he. Nereye gitsem yanımda. Tabi toplumda hâlâ bilinmez bir millet olduğumuz için bazı komik olaylar da yaşanıyor doğal olaraktan. Ayşe’nin düğünden dönüyoruz. Gece otobüsünde bebeyle yalnızız. Işıklar kapanmış. Hazır ortalık sakinken ben de dedim bir süt sağayım. Muavin geliyor gidiyor bir şey arıyor bulamıyor. Allah Allah, diyor kendi kendine. Yerlere falan bakıyor. Noluyor ki acaba, diyorum ben de. Sonra muavin kaptana diyor ki, abi bir ses var dızt dızt diye, araçta bir arıza falan mı var bir baksak mı, diyor. Sonra ben anlıyorum ki ses benim makineden geliyor. Tabi ki asla olayı çözmelerine yardımcı olamıyorum, çünkü utanıyorum. Sonra otobüs duruyor, ben makineyi kapatıyorum. Heh, ses gitti, bir şey sıkışmıştı herhalde, deyip yola devam ediyorlar.
Bir keresinde de tez savunmak için Türkiye’ye gideceğiz. Bebekle yalnızız yine. Havalimanında işte kontrollerden geçiyoruz. Görevlinin biri makineyi gördü çantada açtırdı çantayı bu ne, dedi. Bende de ne arasın onu açıklayacak Fransızca. Anne, dedim, süt, dedim bir şeyler dedim. Anlamadı görevli. Afrika’da bu milletten bihaber elbette insanlar. Dedi sen gel arkaya, bir anlayalım bu makine neymiş, aha dedim beni tutuklayacaklar. Neyse ki bir tane de kadın görevli çağırdı. Ona anlattım artık beden diliyle de sorunu öylece çözdük. Tabi kınayıcı teyzeler yetmiyor gibi bir de havalimanındaki erkek görevliden sen yine de emzir, makineyi kullanma diye talimatımı da alıp uçağa geçtim.
Bir süre sonra motor ustaları gibi süt makinesi ile ilgili problemi sesten çözmeye, modelleri ezbere bilip fiyat performans açısından brifing vermeye, bebeğimin çorabını koklamadan da süt sağmaya, facebook grubunda ikiz bebeklerine süt sağan yorulmuş anneye teselli amaçlı yorum yazmaya falan başladım.
Velhasıl işte, böyle bir millet varmış. Ben de başıma gelince öğrendim: Bebeğini süt sağarak besleyen anneler milleti. Bu milletin mensupları siz bir yatağınızda rahatça uyurken alarm kurup üç saatte bir uykusuz, aç, bir gözü kapalı, belini bükmüş bir şekilde cıggıdı cıggıdı diye süt sağıyor. Makinenin haznesine fışşk diye damlayan ilk süt damlasından sonra bir gözünü hevesle nihayet açabiliyorlar.
Bu da annecilik oyunumla ilgili, ilk ve en trajikomik ve travmatik öyküm olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder