11/23/2016

kırmızı bisiklet



şu fotoğrafa bakınca aklıma ilk gerçek bisikletim geldi, kırmızıydı. Onun alınış hikayesini anlatasım geldi şimdi de. Adını nereli olduğunu kim olduğunu şu an asla hatırlamadığım bir arkadaşım vardı mahalleden. Bir gün oyun oynarken akşam ezanı okundu ve ikimiz birden gerçek dünyaya döndük. Ben annem geç kaldığıma kızacak diye telaşlanırken arkadaşım ellerini açmış dua ediyordu. Dedim ki ne diye dua ettin, babam bana istediğim bebeği alsın diye dua ediyorum dedi. Çok şaşırtmıştım, o güne kadar hiç dua etmemiştim, sadece annem dua ederken yanına oturur fısfısfıs diyerek taklit ederdim onu. Arkadaşım duasını söyleyince çok heyecanlandım koşa koşa eve gittim anneme istediğimiz şeyi duada söylüyomuşuz öyle mi, dedim annem de onayladı ve ne istersek büyük küçük her şeyi Allah'tan isteriz o da bize verir dedi, gerçekten her şeyi mi diye sordum, her şeyi dedi.

Sınırları olmayan bir çocuktum hâlâ da öyle. Artık her gün dua etmeye başladım: Allahım lütfen saklambaçta sobeleyemesin kimse beni, Allahım lütfen saçım uzasın, Allahım lütfen şampuan gözümü yakmasın, Allahım büyüyünce dansöz olayım; hatta çok iyi hatırlıyorum haftanın günlerini öğrendikten sonra cuma gününden Allahım yarın cumartesi olsun diye dualar ederdim. E doğal olarak bütün dualarım kabul oluyordu. Sonra bir gün benim niye bisikletim yok Allah'tan onu da isteyebilirim diye düşündüm. Dedim ki bir bisikletim olsun hem de kırmızı... Her gece bu duayı eder sübhanekeyi okur uyurdum.
Bir süre mahalledeki arkadaşlarımın bisikletine binerken bisiklet binmeyi öğrendim. Babam bisiklet kullanmayı öğrendiğimi duymuş. Bir gün sabah arkadaşlarımla oyun oynamak için sokağa çıktığımda apartmanın önünde kırmızı bir bisiklet gördüm, bisikletin yanında da babamı; ama kesinlikle önce bisikleti gördüm. Tevafuk mu bilmiyorum istediğim bisikleti almıştı.


O gün -Allah affetsin- babamın peygamber olduğunu düşünmüştüm. Şu yaşıma geldim ne zaman duam kabul olsa kırmızı bisiklet gelir aklıma ve her şeyi isteyebileceğimiz tek bir makam olduğu.



Bu da benim kabul olan ilk gerçek duamın öyküsüdür.

5/18/2016

hani yani diyelim ki..

Matmazel Muddy 1997 yılının Nisan ayının son günü sabaha karşı beşte dünyaya teşrif etti. Babasının mesleği sebebiyle kaplumbağa misali evi sırtında diyardan diyara göçtü. Hayat macerası Van’da başlayıp Aydın, Siirt, Bursa, Bingöl, Afyon, Isparta ve Ankara’da devam etti. Kendine kimi örnek alıp model yaptıysa hepsini öğretmenlerinden seçmişti. Ne tesadüftür ki ilk üniversitesinde de Ankara’da öğretmenlik okudu. Matmazel Muddy altı yılda iki üniversite okudu. 24 yaşına geldiğinde hem öğretmen hem gazeteci hem de evliydi. Bir yıl içerisinde yedi roman yayınladı ve en çok satanlar listesinin ilk üçünü onun kitapları oluşturuyordu. Yazmaya, okumaya, okutmaya gönül vermişti bir de eşine.
Politik ve bazı siyasi kimlik yakıştırmalarından dolayı gazeteciliği bıraktı. 26 yaşında ilk oğlunu kucağına aldı. Anneliği ile birlikte öykü yazarlığı ortaya çıktı. Uzun bir süre çocuk öyküleri yazdı. Çocuk gelişimine büyük katkı yapan öyküleri ona birçok ödül getirdi. Romancılığa son gaz devam eden Matmazel Muddy 32 yaşına geldiğinde radyoculuğa soyundu. Yapımcılığını ve yönetmenliğini eşinin yaptığı “SÜMOŞÇA” radyo programıyla radyo kültürüne can verdi. Her yaptığı iş ona yeni ödüllerken kazandırırken “En İyi Radyo Programı” dalında dört ödülün sahibi oldu.
Üçüncü oğlunu dünyaya getirdiğinde yazar artık tasavvufi ve kişisel gelişim kitapları yazmaya başlamıştı. Bu kitapları onun dünya çapında tanınmasını sağladı. Senaryosunu yazdığı beşinci film olan “Bordo Bavul” Türkiye ile aynı anda 19 ülkede daha gösterime girdi. Son zamanların en büyük gişesini yapan film “En İyi Senaryo”  dalında OSCAR’a aday olan ilk Türk filmi ve OSCAR kazanan ilk Türk filmi oldu.
46 yaşına geldiğinde dört erkek çocuk annesi ve aşık olduğu adamın eşi olarak hayatını Paris’te sürdürmeye karar verdi. Paris’te Türkiye’yi ve Türkçe’yi Tanıtma Topluluğu’nun kurduğu Türk Akademisi’nde yazarlık ve masal anlatıcılığı dersleri verdi. Paris’te geçen 10 yılın ardından gurbetin verdiği yorgunlukla ülkesine dönüp bir sahil kasabasına yerleşti. Bu sahil kasabasında roman, senaryo yazmaya ve radyo programı yapmaya devam etti. Ama bu sefer radyoda yalnız değildi. Eşi ona eşlik ediyordu ve programın adı artık “AŞKÇA” olmuştu. 61 yaşına geldiğinde aldığı mektup ve telefonlara dayanamayıp TRT’de Cuma geceleri 23.32’de tekrarsız olarak yayınlanan “Masal Anne” programıyla ilk kez ekran karşısına geçti.
Eşi vefat ettikten yedi ay sonra o da hayata gözlerini yumdu. Arkasında 17 roman, 7 öykü, 7 senaryo ve 77 ödül bıraktı. Ona üretkenliğinin ve yaratıcılığının kaynağı sorulduğunda her seferinde “Gülün, şükredin ve aşık olduğunuz kişiyle evlenin.” cevabını verdi.
Ölümünün üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen hala adına onur ödülleri verilmektedir ve ödülünü dört oğlu Mehmet, Akif, Ahmed ve Arif beraber almaktadırlar.

2097 yılı Matmazel Muddy yılı ilan edilmiş ve hayatını anlatan “Masal Anne” belgeseli hazırlanmıştır. Belgesel, en uzun belgesel olma unvanına ve yedi ödüle sahiptir.

4/08/2016

masal ya

Bir varmış bir tane daha varmış…
Çoook çoook eski zamanlarda iki kuş yaşarmış.Hafifçe iri olanın adı Cesur, hafifçe minik olanın adı Zarif’miş. Cesur, cesur olduğundan diyardan diyara uçar bir türlü bir yere bağlanamazmış. Zarif’se bir yeri vatan belledi mi ayrılamazmış asla.
Bir gün gelmiş bu iki kuşun yolları kesişmiş. Birlikte şakıyıp birlikte uçmuşlar.. Cesur zarifleşmiş, Zarif cesurlaşmış zamanla. Yani bu iki kuş birbirine aşık olmuş.
Cesur’un göç zamanı gelmiş, bahar geliyor ya. Cesur cesaret vermiş Zarif’e “gel benimle yeni diyarlara!” demiş, cesur ya. Zarif kıramamış sevdiğini kabul etmiş, zarif ya.
Uçmuşlar da uçmuşlar. Konmuşlar tekrar uçmuşlar. Zarif hayran kalmış gökyüzünün hiç görmediği mevsimlerine. Yine uçmuşlar çok uçmuşlar, bir türlü varamamışlar. Okyanuslar aşmışlar yine de konamamışlar.
Yorgun düşmüş Zarif. Alışık değil ya… Hastalanmış galiba, grip olmuş.
Cesur sevdiğinin bu haline çok üzülmüş ancak elinden bir şey gelmezmiş. Ay da geçmiş ama Zarif günden güne daha da süzülmüş daha da incelmiş. Ama Cesur’un artık gitmesi gerekirmiş göçmen ya...
Zarif dayanamamış sevdiğinin bu haline ”sen git ben kalırım.” demiş zarif ya.
Cesur direnmiş gitmem demiş. Ama mecbur ya, gitmiş.
Cesur aklı sevdiğinde uçmuş da uçmuş. Aklı sevdiğinde ya görmemiş avcıyı, düşmüş bir tuzağa. Almış bunu avcı götürmüş de götürmüş. Sonunda da varmışlar ama.
Meğer avcı Zarif’i de yakalamış. İyileştirmiş, masal ya.
Cesur’un da yaralarını sarmış, masal ya.
Avcı, avcı değilmiş; masal ya.
Aşıklar tekrar kavuşsun diye masalcının bahanesiymiş. Sevenler hep kavuşsunmuş, böyle dermiş masalcı. Zaten hemen de kavuşturmuş, neden kavuşmasınlarmış zaten, sonuçta masal ya.
Ve tekrar gökyüzü onların şuh kahkahalarına kavuşmuş. 
Cesur sevdiğinden onun yapamayacağı şeyler istemekten vazgeçerek adının hakkını vermiş. 
Zarif de sevdiğini asla yalnız bırakmayacağına her koşulda yanında olmaya söz vererek adının hakkını vermiş.
Aşk ya ferman dinlemezmiş. Böyle demiş masalcı. Gökyüzü bu masalı Cesur ve Zarif’ten dinlermiş, insanlar da küçük bir kızdan.
Masalcı eklemiş masalın sonuna, cesaret ve zarafet versin diye bütün aşklara, yaşarken kavuşmayı göze alabilsinler diye:

HAYAT KISA YA, KUŞLAR UÇUYOR YA !