Bir
yere ilk gidişin o yerin hafızasında kalır, kaç kez gidersen git, kiminle, ne
şekilde, hangi hislerle gidersen git sen hep o ilk giden kişisin. Bir şarkıyı
ilk ne zaman dinlediysen ve sana ne ifade ettiyse hep o ilk anki hâlinle
dinlersin o şarkıyı. Bir insan bizi ilk nerede, nasıl, ne hâlde tanıdıysa biz
de onun için hep o kişi olarak kalıyoruz. Bu sebeple anne babamızın gözünde hep
çocuk, çocukluk arkadaşımız için hep oyun arkadaşı, öğretmenlerimiz için
öğrenci kalıyoruz. Karşımızdaki kişiyle sonradan geçirdiğimiz veya
geçireceğimiz bütün yaşantılarımızı da o ilk an üzerine inşa ediyoruz. Hem konum
olarak hem his olarak. Çünkü üstünden zaman geçtikçe anılar silikleşiyor ve
hissettiklerimizle kişileri ve anları kodluyoruz. Tabi son görüşmemiz bir
felaket değilse…
Aynı
zamanda biz de insanların yanında onların bizi ilk tanıdığı hâlimizle
davranıyoruz. Tek başımıza koca bir evi idare ederken aile evine gittiğimiz gün
hastalıktan yataklara düşüp nazlanma hakkımızı kullanıyoruz. Ve dönüş uçağında
birden bire iyileşip ödenmesi gereken faturaları düşünmeye başlayabiliyoruz. Ya
da üniversitelerde blazer ceketle akademik bildiriler sunan biriyken liseden
arkadaşlarımızla buluşunca dirseğimizi yalamaya çalışabiliyoruz ya da gülerken
içtiğimiz gazoz burnumuzdan gelebiliyor. Ya da hocamız bize seni gidi sıpa
dediğinde yaşımız kaç olursa olsun gocunmuyoruz. Bütün bunlar o anın içinde de
sonrasında da tuhaf gelmiyor. Hiçbir zaman ben ne yapıyorum, ne yaptım şimdi
demiyoruz.. Tüm şımarıklıklar yanımıza kalıyor. Bütün bu hâllerimizin mazereti aslında
bizim tek bir kişi olmadığımız ve olamayacağımız gerçeği. Bence yine bu sebeple
aynı durumlara farklı tepkiler veriyoruz. Çünkü karşımızdaki her kimse biz de
ona göre konuşup ona göre birisi oluyoruz. Olaylar karşısında verdiğimiz
tepkilerin zamanla veya bizim olgunlaşmamızla alakasının olmadığını
düşünüyorum. Daha ileri yaşta tanıdığın birine elbette o zamanındaki hâline
göre bir tavır alırsın. Kişinin büsbütün farklı bir kişi olabileceğini
zannetmiyorum.
Peki,
sahiden bizden kaç tane var? Aslında kaç kişiyle beraber yaşıyoruz? Bu kadar
kalabalık olduğumuz için mi iç kavgamız hiç bitmiyor? İçimizdeki her bir kişi
kendi zamanıyla mı değerlendiriyor anı ve hayatı? Bu zamana kadar kim için ne
ifade ettiysek, dost, evlat, arkadaş, sevgili, öğrenci, öğretmen, çalışan,
işveren… her ne isek bunların hepsini içimizde mi taşıyoruz? Ya bizi
başkalarının ilk tanıdığı değil de kendimizi ilk fark ettiğimiz anın etkisini
taşıyor muyuz? O kişiye ulaşmaya çalışıyor muyuz? Ya da kaçıyor muyuz? Mesela ben,
ne zaman birini kıracak üzecek bir şey yapsam çalılıkların arasında oyun
oynayan bir kız çocuğunun bana baktığını hissederim. Kırmızı elbiseli, kapkara
bir kız çocuğu. Sanırım kendimi ilk fark ettiğim an o. O kızın kimseyi kırmak
istemeyeceğini, kıramayacağını düşünüp kendime kızarım. Bu yüzden hep bir
dengesizlik yaşarım. Hem canınızı yakarım hem o yanığa ne iyi gelir diye düşünürüm.
Birini
ilk kim olarak tanıdıysak ona öyle yaklaşırız demiştim. Bu sebeple bazen “o
bana bunu yapmaz” cümlesini kurarız. “o öyle biri değil ki” deriz. Öyle biri
olmayan o ilk andaki kişidir, bizim kafamızın içindeki. Bu bazen bizi hüsrana uğratır tabi.. O bana
bunu yapmazlar hep bu mazinin değişmezliğine, o ilk anın hafızasına dayanır. Ama
ben yine de her ne olursa olsun o ilk andaki muhabbeti muhafaza etmeye gayret
ederim. Gece yatmadan küser sabaha karşı affederim. Çünkü unutulması gerekeni
unutur, güzeli anarım. Hafıza-i beşer nisyan ile mâlûl mü bilemem ama Sümeyye-i
beşer bence nisyan ile şereflendirilmiş. Yoksa kaç kere en baştan yeniden
başlama işi nasıl yapılırdı?
işte senin için bir şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=mSu9mO_8jLw