Ara sıra sayarım, yine saydım. Bugüne kadar 10 farklı şehirde, 15 farklı evde yaşamışım ve henüz 28 yaşında bile değilim. Bu kadar sık taşınınca insanda yer değiştirmek bağımlılık hâline geliyor ve aynı yerde o kadar da uzun kalmak istemiyorsunuz. Bir yerde üç yıldan fazla kalınca ne olacak bilmiyorum çünkü. Bir yerde beş yıl yaşamak, aynı evde beş yıl yaşamak, aynı insanlarla beş yıl boyunca bir arada olmak nasıl bir his ben hiç bilmiyorum bunu. O süreyi aşınca ne oluyor? İnsanlarla birbirinizi daha iyi tanıyıp ona göre güçlü bağlar mı kuruyorsunuz yoksa birbirinizden sıkılıyor musunuz? Ne olacağını bilmediğim için de biraz tedirgin oluyor ve hemen oradan gitmek istiyorum.
Çocukken abimle ranzada yatarken geceleri sohbet ederek uyuyakalırdık. Hiç taşınmadığımız bir hayat nasıl olurdu diye düşünürdük. Cennet bizim zihnimizde babamızın tayininin hiç çıkmadığı, belki bir daha hiç göremeyeceğimiz ama canımız ciğerimiz olan arkadaşlarımızdan hiç ayrılmadığımız, cart curt koli bantlarının sesini duyup koli bandı yalamak zorunda kalmadığımız bir yer gibiydi.
Kurulu düzen. Ama biz taşınmamak üzere kurulu bir hayatı dileyip bunun için adım atmadık. Buna hiç teşvik de edilmedik niyeyse. Herkes aynı şeyden şikayetçi ama kimsenin kendine buna göre bir yol çizmeye niyeti de yoktu. Şimdi geriye bakınca Ankara’da bana kurulu düzeni vaat ettikleri gün oradan koşar adım kaçtığımı görüyorum. Dediğim gibi, sonrasında ne olacağını bilmediğim şeyden kaçtım.
Kaçtım, İstanbul’a geldim. İstanbul’a gelmeyi, orada yaşamayı ömrüm boyunca hayal ettim. Hatta İstanbul belki de hep burada yaşarım diye düşlediğim ilk ve tek yer olabilir. Ama İstanbul’dan ayrılmakla ilgili karşıma çıkan ilk fırsatın da üstüne atladığımı şimdi fark ediyorum. Orada da kalasım yokmuş demek ki içten içe. Benim aslında bir yerde kalasım yok belli ki. Buna şey diyebiliriz yörük olmanın verdiği dayanılmaz göçücülük.
Aslında bence eşime de en başta bu yüzden yakın hissettim kendimi. Onun da dili öyle demese de gözlerinde bir göçesilik gördüm. İlk konuşmamızda, -hayatsız kaldığım bir dönemde birden Akif, Chopin'in yedi numaralı valsiyle balkonda belirdikten sonra- birbirimizin adını dahi sormadan tayinlerden konuşmaya başladık. Onun da babası benim babam gibi hep tayinciymiş. O da benim gibi çok farklı şehirlerde yaşamış, bundan çok yorulmuş. Kurulu bir düzen istiyormuş falan fistan. Sonunda o da benim gibi kaderin ona çizdiği çizginin hep daha ileriye ve daha uzağa olduğunu kabul etti. Sonra tutuştuk el ele geldik işte Afrikalara, bir daha taşınmak istemiyorum dedikten 21 ay sonra.
Ben dünyanın hiçbir yerinde seferi sayılmadım. Gittiğim her yere kalıcı gibi gider, her an göçecek gibi yaşarım. Elbette herkes için hayat bir yolculuk. Ama bazen sizlerin Trans-Sibirya treninde yolculuk yaptığını bizimse Trans’tan Sibirya’ya en azından 12 aktarmalı varmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Kolay mı? Değil ama başka türlüsünü sanırım henüz yapamayacağım. Dediğim gibi korkuyorum. Ama bazen de üzülüyorum, kalbimi koca bir hüzün kaplıyor bir yerden ayrıldığım zamanı hatırlayınca, bir yerden ayrılacağımı düşündüğümde. Daha yaşamadan, olacak olanları düşününce gözlerim doluyor, sabaha kadar göğsümde bir ağırlıkla dönüp duruyorum. Bazen insanları nereden tanıdığımı unutuyorum ya da karıştırıyorum. Bazen ilkokul, ortaokul arkadaşlarımın hâlâ beraber olduğu fotoğraflara denk gelince ben de bu fotoğrafta olabilirdim diye düşünüyorum. Yaşadığımız şehirleri düşünüp ya oradan hiç taşınmasaydık nasıl olurdu diyorum kendi kendime. Hatta en başta babam köyümüzden hiç ayrılmasaydı nasıl olurdu diye düşünüyorum. Bunun pişman olmakla bir ilgisi yok. Sadece herkes gibi hayatımın farklı versiyonlarını merak ediyorum. Tabi bunları düşünürken de bir yandan koli bantlamaya devam ediyorum. Cart curt.
"Sen onlara bakma
Geldin gidiyorsun.
Kimin var seni düşünür
Bu yol deli dolu yürünür."