3/14/2025

YOK EFENDİM HORASANDAN BERİ ÇOK GÖÇTÜK

Ara sıra sayarım, yine saydım. Bugüne kadar 10 farklı şehirde, 15 farklı evde yaşamışım ve henüz 28 yaşında bile değilim. Bu kadar sık taşınınca insanda yer değiştirmek bağımlılık hâline geliyor ve aynı yerde o kadar da uzun kalmak istemiyorsunuz. Bir yerde üç yıldan fazla kalınca ne olacak bilmiyorum çünkü. Bir yerde beş yıl yaşamak, aynı evde beş yıl yaşamak, aynı insanlarla beş yıl boyunca bir arada olmak nasıl bir his ben hiç bilmiyorum bunu. O süreyi aşınca ne oluyor? İnsanlarla birbirinizi daha iyi tanıyıp ona göre güçlü bağlar mı kuruyorsunuz yoksa birbirinizden sıkılıyor musunuz? Ne olacağını bilmediğim için de biraz tedirgin oluyor ve hemen oradan gitmek istiyorum. 

Çocukken abimle ranzada yatarken geceleri sohbet ederek uyuyakalırdık. Hiç taşınmadığımız bir hayat nasıl olurdu diye düşünürdük. Cennet bizim zihnimizde babamızın tayininin hiç çıkmadığı, belki bir daha hiç göremeyeceğimiz ama canımız ciğerimiz olan arkadaşlarımızdan hiç ayrılmadığımız, cart curt koli bantlarının sesini duyup koli bandı yalamak zorunda kalmadığımız bir yer gibiydi.

Kurulu düzen. Ama biz taşınmamak üzere kurulu bir hayatı dileyip bunun için adım atmadık. Buna hiç teşvik de edilmedik niyeyse. Herkes aynı şeyden şikayetçi ama kimsenin kendine buna göre bir yol çizmeye niyeti de yoktu. Şimdi geriye bakınca Ankara’da bana kurulu düzeni vaat ettikleri gün oradan koşar adım kaçtığımı görüyorum. Dediğim gibi, sonrasında ne olacağını bilmediğim şeyden kaçtım. 

Kaçtım, İstanbul’a geldim. İstanbul’a gelmeyi, orada yaşamayı ömrüm boyunca hayal ettim. Hatta İstanbul belki de hep burada yaşarım diye düşlediğim ilk ve tek yer olabilir. Ama İstanbul’dan ayrılmakla ilgili karşıma çıkan ilk fırsatın da üstüne atladığımı şimdi fark ediyorum. Orada da kalasım yokmuş demek ki içten içe. Benim aslında bir yerde kalasım yok belli ki. Buna şey diyebiliriz yörük olmanın verdiği dayanılmaz göçücülük. 

Aslında bence eşime de en başta bu yüzden yakın hissettim kendimi. Onun da dili öyle demese de gözlerinde bir göçesilik gördüm. İlk konuşmamızda, -hayatsız kaldığım bir dönemde birden Akif, Chopin'in yedi numaralı valsiyle balkonda belirdikten sonra- birbirimizin adını dahi sormadan tayinlerden konuşmaya başladık. Onun da babası benim babam gibi hep tayinciymiş. O da benim gibi çok farklı şehirlerde yaşamış, bundan çok yorulmuş. Kurulu bir düzen istiyormuş falan fistan. Sonunda o da benim gibi kaderin ona çizdiği çizginin hep daha ileriye ve daha uzağa olduğunu kabul etti. Sonra tutuştuk el ele geldik işte Afrikalara, bir daha taşınmak istemiyorum dedikten 21 ay sonra. 

Ben dünyanın hiçbir yerinde seferi sayılmadım. Gittiğim her yere kalıcı gibi gider, her an göçecek gibi yaşarım. Elbette herkes için hayat bir yolculuk. Ama bazen sizlerin Trans-Sibirya treninde yolculuk yaptığını bizimse Trans’tan Sibirya’ya en azından 12 aktarmalı varmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Kolay mı? Değil ama başka türlüsünü sanırım henüz yapamayacağım. Dediğim gibi korkuyorum. Ama bazen de üzülüyorum, kalbimi koca bir hüzün kaplıyor bir yerden ayrıldığım zamanı hatırlayınca, bir yerden ayrılacağımı düşündüğümde. Daha yaşamadan, olacak olanları düşününce gözlerim doluyor, sabaha kadar göğsümde bir ağırlıkla dönüp duruyorum. Bazen insanları nereden tanıdığımı unutuyorum ya da karıştırıyorum. Bazen ilkokul, ortaokul arkadaşlarımın hâlâ beraber olduğu fotoğraflara denk gelince ben de bu fotoğrafta olabilirdim diye düşünüyorum. Yaşadığımız şehirleri düşünüp ya oradan hiç taşınmasaydık nasıl olurdu diyorum kendi kendime. Hatta en başta babam köyümüzden hiç ayrılmasaydı nasıl olurdu diye düşünüyorum. Bunun pişman olmakla bir ilgisi yok. Sadece herkes gibi hayatımın farklı versiyonlarını  merak ediyorum. Tabi bunları düşünürken de bir yandan koli bantlamaya devam ediyorum. Cart curt.

 

"Sen onlara bakma
Geldin gidiyorsun.
Kimin var seni düşünür
Bu yol deli dolu yürünür."

 

3/12/2025

Aborjinler ve Süt Sağan Anneler

            Bingöl’de öğretmen lisesinde İngilizcecimiz bize seviyemize uygun hikaye kitapları verirdi. Hikayelerinden birinde -adı Çit olabilir- Aborjinlerden bahsediyordu. Aborjinler, Avusturalya’da yaşayan bir halk, zorlu da bir hikayeleri vardır. O güne kadar Aborjinlerden hiç haberdar değildim. Başka birisi için normal olabilir ama haritayla, bayraklarla, dünya üzerinde yaşayan milletlerle ilgili olan bir genç kız olarak hayret etmiş ve şey demiştim "bilmediğim daha hangi milletler var acaba?"

            2022 yılının Mayıs ayında, Ramazan Bayramının birinci günü dünyaya bir kız çocuğu getirdim. Aynı gün bir bebek ve bir anne doğdu. Hayatımda kendimi bu kadar çaresiz hissettiğim bir anı örnek vermem gerekirse Siirt askeri lojmanlarında lokanta ile marketin arasında bir park vardı. O parkta bir oyuncak vardı, dönen mantar. Kollarınla mantarın demirine tutunursun birileri de seni bacaklarından tutup çevirir. Böyle olabildiğine hızlı döndürürler. Doğumdan sonra kendimi parkta uçan mantarda asılı kalmışım gibi hissetmiştim. Midem bulanıyor, çişim gelmiş, korkuyorum ve dönüş hızımı kesmeme yardım edecek kimse yok üstelik kollarım da tutunmaktan yorulmuş.  Huyunu suyunu hiç bilmediğim birisi kucağımdaydı, -bereket ki çocukken işgüzarlık yapıp gördüğüm bütün bebekleri uyutmaya ve altını değiştirmeye çalışmışım. Uyutma ve alt değiştirme konusunda oldukça rahattım fakat emzirmek hiç de öyle olmadı. Ama niyeyse herkes her şeyi çok iyi yapmamı umuyordu.

Doğumdan bir gün sonra akademik bir hemşire odaya geldi. İşte bilimsel milimsel bir şeyler varmış, klasik müzik dinleyerek emen bebeklerin emmeye karşı olumlu duygu geliştirip geliştirmeyecekleri cart curt bir şeyler araştırıyormuş. Neyse dedim, ben de akademik bir personayım. Amaç bilime hizmet daha ne olsun, dedim. Dedim ama bilime hizmet ama kendime travma katmış oldum. Emzir Allah, emzir. Müzik bitmiyor. Çocuk uyuyor uyanıyor, emzirme bitmiyor. Ben gerildim çocuk gerildi. Müzik bitmiyor. En son hemşire neyse bu böyle olmayacak ben sonra geleyim, dedi kalktı gitti. E o kadar saat bekledik, olmuyor muydu yani, emzirmek bu değil mi derken. Benim bebe bir daha yanaşmadı bana. Hani meme reddediyor demeyelim de özgür ruhlu diyelim, öyle bir şeyler oldu. 

Süt var ama talep yok. Kaldı mı benim süt ihraç fazlası ürün gibi. Napsam napsam. Ablam süt sağma makinesi almıştı. Neyse sağayım bari, dedim. Bir sağdım, iki sağdım derken. Öyle bir yola girmiş olduk. 

Şimdi kınayıcı teyzeler geliyor, emziriyor musun diye soruyorlar, yok diyorum, mama mı veriyorsun, diyorlar, yok anne sütü veriyorum, diyorum. Onlar da kınayacak bir durum var mı yok mu kestiremiyorlar. Her ortamda bu konu üzerine bir münazara gerçekleşiyor, sonuca varılmadan konu kapanıyor. Herkesin devreler yanıyor. Ben de kendimi bu dünyada bu işi yürüten tek kişi zannediyorum. 

    Sonra bir gün nasıl oldu bilmiyorum, bir facebook grubu çıktı karşıma: “Bebeğini süt sağarak besleyen anneler” diye. Anaaaa, dedim ben, "bilmediğim daha hangi milletler var acaba?" Üye sayısı da 11 bin falan. Yani hani toplaşsak bir belediye başkanı seçer hep beraber yaşarız da. O kadar kalabalığız. Burada kadınlar birbirine moral veriyor. İşte ben bu makineyi kullandım çok iyi, ben iki yıl sağdım dert değil, sütü şu kadar süre saklayabilirsiniz falan. Böyle konu başlıkları açılıyor. Bir anne geliyor gruba işte ben daha fazla sağamayacağım psikolojim dayanmıyor, diyor anında gönderiye yüz kadın olur mu öyle, yılma, sen çok güçlüsün, sen kahramansın, sen harikasın falan diye gaz veriyorlar ve o kişiyi vazgeçiriyorlar. Yani ben kadınların bu şekil tek yürek tek bilek olabileceği başka bir konu daha olduğunu sanmıyorum. 

            Tabi ara sıra bana da haller geliyor yeter artık diyorum, sonra okuyorum gruba anne sütünün faydaları ile ilgili bilimsel yazılar atılmış vazgeçiyorum. Madem diyorum başladık bu işe, gittiği yere kadar diye karar veriyorum. Bu süreçte arabada, otobüste, restoranda, Pamukkale travertenlerinde, okulda, hastanede, üniversitede, pastanede, avm’de mescitte, sahilde aklınıza gelen her yerde süt sağıyorum. 

            Bir çantam var kocaman içine şarj kablolarını, bataryaları, makinenin kendisini koyuyorum. Böyle makineyi hazırlıyorum bir gayretle. Epey meşakkatli epey katmanlı da bir iş he. Nereye gitsem yanımda. Tabi toplumda hâlâ bilinmez bir millet olduğumuz için bazı komik olaylar da yaşanıyor doğal olaraktan. Ayşe’nin düğünden dönüyoruz. Gece otobüsünde bebeyle yalnızız. Işıklar kapanmış. Hazır ortalık sakinken ben de dedim bir süt sağayım. Muavin geliyor gidiyor bir şey arıyor bulamıyor. Allah Allah, diyor kendi kendine. Yerlere falan bakıyor. Noluyor ki acaba, diyorum ben de. Sonra muavin kaptana diyor ki, abi bir ses var dızt dızt diye, araçta bir arıza falan mı var bir baksak mı, diyor. Sonra ben anlıyorum ki ses benim makineden geliyor. Tabi ki asla olayı çözmelerine yardımcı olamıyorum, çünkü utanıyorum. Sonra otobüs duruyor, ben makineyi kapatıyorum. Heh, ses gitti, bir şey sıkışmıştı herhalde, deyip yola devam ediyorlar. 

            Bir keresinde de tez savunmak için Türkiye’ye gideceğiz. Bebekle yalnızız yine. Havalimanında işte kontrollerden geçiyoruz. Görevlinin biri makineyi gördü çantada açtırdı çantayı bu ne, dedi. Bende de ne arasın onu açıklayacak Fransızca. Anne, dedim, süt, dedim bir şeyler dedim. Anlamadı görevli. Afrika’da bu milletten bihaber elbette insanlar. Dedi sen gel arkaya, bir anlayalım bu makine neymiş, aha dedim beni tutuklayacaklar. Neyse ki bir tane de kadın görevli çağırdı. Ona anlattım artık beden diliyle de sorunu öylece çözdük. Tabi kınayıcı teyzeler yetmiyor gibi bir de havalimanındaki erkek görevliden sen yine de emzir, makineyi kullanma diye talimatımı da alıp uçağa geçtim. 

Bir süre sonra motor ustaları gibi süt makinesi ile ilgili problemi sesten çözmeye, modelleri ezbere bilip fiyat performans açısından brifing vermeye, bebeğimin çorabını koklamadan da süt sağmaya, facebook grubunda ikiz bebeklerine süt sağan yorulmuş anneye teselli amaçlı yorum yazmaya falan başladım.

Velhasıl işte, böyle bir millet varmış. Ben de başıma gelince öğrendim: Bebeğini süt sağarak besleyen anneler milleti. Bu milletin mensupları siz bir yatağınızda rahatça uyurken alarm kurup üç saatte bir uykusuz, aç, bir gözü kapalı, belini bükmüş bir şekilde cıggıdı cıggıdı diye süt sağıyor. Makinenin haznesine fışşk diye damlayan ilk süt damlasından sonra bir gözünü hevesle nihayet açabiliyorlar.


Bu da annecilik oyunumla ilgili, ilk ve en trajikomik ve travmatik öyküm olsun. 

    

 

 

3/11/2025

BUNCA YIL SONRA AYNI YERDE, ŞİMDİ SENLE

Yazmayalı neredeyse dört yıl olacakmış. Elbette buraya yazmayalı. Oysa ben her gün yaprak yaprak yazarak zaten kendimi, kendime anlatıyorum. Fakat size anlatmaya üşenmişim bu sürede belli ki.

Buraya son yazdıklarıma girdim şöyle bir baktım. Neler yazmışım diye. Nasıl yazmışım diye. Nasıl biriymişim diye. Nelere güler, nelere ağlar, nelere kafayı takarmışım diye. Yazmak böyle bir şey, yazdığınız bir şeyi tekrar okuduğunuzda o zamanki halinizle tekrar sohbet etmiş olursunuz, okuyanlar sizin o zamanki halinizi tanımış olur. Fotoğraf albümüne bakmak gibi bir şey. Fotoğraflara bakınca ne kadar değiştiğimizi, ne kadar büyüdüğümüzü, ne kadar yaşlandığımızı görürüz. Yazılarımıza bakınca da düşlerimizin, düşüncelerimizin, kendimizi ve dünyayı algılayışımızın ne kadar değiştiğini, ne kadar büyüdüğünü, ne kadar yaşlandığını görürüz. 

Kısa ömrüm için uzun olan bu aradan sonra bakıyorum söylediklerime, yazdıklarıma ne kadar da kabıma sığmıyormuş, ne kadar da kendime güveniyormuşum. Şimdi kendimi bu şekilde ifade edemem gibi geliyor, eskisi gibi net konuşamam, iddialı olamam gibi geliyor. Bunun sebebi büyümek olabilir, bunun sebebi hayatla nihayet tanışmış olmak ve kanatlarımın biraz biraz budanmış olması olabilir. 

Son yazımdan sonra anne oldum, Afrika’ya taşındım, yüksek lisansı bitirdim, doktoraya başladım, öğretmenliğe geri döndüm. Yüksek lisanstaki ilk dersimizde Talat Hoca "Sümeyye Hanım siz hiç durmaz mısınız?" diye sormuştu. Huriye Merve de benim için şey der "Biz hayatı, hayat Sümeyye'yi kovalıyor." Evet hayatı kovalıyorum ve üstelik bir düztabanken. Ne kadar yorgun olduğumu varın siz düşünün. Şikayet etmiyorum asla, sadece yani birazcık da olsa ne kadar zorlandığım bilinsin istiyorum. Neleri başardığımı fark etmenizi istiyorum. Çünkü ben bunca yorgunken en azından bu yorgunluğuma değdiğini bilmek, bunun bana söylenmesini istiyorum. Hadi hep bir ağızdan "Helal sana be sümeyye". 

Her bir basamağa dair (annecilik, afrikacılık ve öğretmencilik oyunlarım hakkında) elbette yazı yazacağım ama bu yazı benim çokça değiştiğimi size haber verecek olan yazıdır(belki de öyle zannediyorumdur) ve nihayet yazmaya devam edecek olmamın müjdesidir. Bu yazıyı her şeye rağmen hâlâ birilerinin okuyacağını düşündüğüme ve devamının geleceğini müjde olarak duyurduğuma göre yine de kanatlarımda o kadar da budanmamış beni havalandıracak tüyler var demek ki :) Haydi bakalım bismillah!

10/30/2021

Gülpembe

         Her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi, herkesin de başlangıcı var. O başlangıcın kim olduğunu bilmeye de ihtiyacı var. Babamın babası olan dedem vefat ettiği için ve ben de onunla hiç tanışmadığım için soyumun babaanneme dayandığını düşünürdüm çocukken. Hangi diyara, hangi ile gitsek o da bizimle gelirdi. Bizimle gelmediğinde de mutlaka bize gelirdi. Gerçi sigara kokan otobüsleri hiç sevmezdi ama yine de bize gelirdi. Ben de arkadaşlarıma önceden haber verirdim. “Babaannem bize gelecek.” Bu benim dilimde “Biz yalnız değiliz, biz bu kadar değiliz, bizim devamımız var.” anlamına geliyordu.

Geldiğinde de bize, hiç eli boş gelmezdi. Sanki bizim oralarda satılmıyormuş gibi köyden çitos, çikolata, kek getirirdi. O bize gelince gezmelere giderdik ya da annemle mantı ve yufka açarlardı. O gelince babam çocuklaşır annemin yükü azalırdı. O gelince mutlaka güzel şeyler olurdu yani.

            Doğum günlerimizi hiç unutmazdı. Bazen günleri karıştırır bir gün önceden arardı. Okuma bayramlarımıza, okul müsamerelerimize, mezuniyetlerimize hep gurbetlik giysileriyle katılır bizi hiç yalnız bırakmazdı. Onun gelmediği okul gösterilerimin sayılmadığını düşünürdüm.

Biz büyüdükçe o da küçüldü. Bir genç kızın yanında genç kız, delikanlının yanında delikanlı olurdu. Bence en sevdiği konular gönül işleriydi. Doyasıya yaşayamadığı için belki de. Sevene, sevenlere anlayışı sonsuzdu. Yoksa kaçan aşıklar niye onun evinde soluğu alsın ki? Herkesin mürüvvetini görmek isterdi. Başta torunlarının… Ne zaman hastalansa onu bizim düğünlerimizi görmek zorunda olmasıyla iyileşmeye ikna ediyorduk. Açıkçası babaannem düğünümü göremeyecek diye de ödüm kopuyordu. Ama ona ikna etmişiz, çok şükür. Daha küçük olan torunlarının sırada olduğunu söylediğimizde o kadar da yaşamak istemediğini söylerdi.

Hem bu kadar hayat dolu hem de bir ayağı yola koyulmaya hazır başka birini bilmiyorum. Oturup sohbet ederken bir anda kalkıp oynamaya başlardık. Kahkahalarla gülerken birden konu ölüme, ölenlere ve sıralı ölüme gelirdi. İçinde kaç kişiyle yaşadığını bilmek imkansızdı. Birden bilge bir kadın olur her duruma uygun doğru sözü söylerdi. Sözü o mu söyledi yoksa başkasından mı duydu hiç bilemezdik. Bazen de birden çocuklaşır çayına şeker atmakta ısrar ederdi.

Herkesi ayrı ayrı düşünür, herkese ayrı dertlenirdi. Kendi hâlini düşünmeye fırsat bulamazdı. Belki kendi hâlini düşünmeye fırsatı bırakmıyordu kendine. Son konuşmalardan birinde dünyanın bir ucunda ne işim olduğunu sordu. Babaanne ne zamandır gitmek  istiyorum ya, yalnız gitmeyeceğim zaten, dedim. Bir şey demedi. Gönülsüzdü belli ki, halam arkadan anne isteyerek gidiyor, zorunda olduğu için değil, dedi. Sonra konuyu değiştirdi. Sen hastane odasında, doğru düzgün soluk alamazken, n’apacaksın torununun dünyanın hangi ucunda olduğunu. Ah benim canım babaannem…



Kendinle ilgili yaşamın boyunca belki hiçbir muradının gerçekleşmediğini, çünkü kendinle ilgili bir dileğinin olmadığını tahmin ediyorum. Fakat kendi ölümünle, cenazenle ilgili tüm duaların kabul oldu. Herkes oradaydı, herkes senin için gelmişti. Kur’anlar okundu, gelen herkes karnını doyurdu da ayrıldı evinden. Alelacele götürmedi kimse seni evinden. Yani her şey istediğin gibiydi. Sonunda… Eğer eski günlerimizde olsaydık, senden -di’li geçmiş zamanla bahsetmezdim ve o gün sana cenaze dedirtmezdim. Ama hayat insana her şeyi gösteriyor. Yoksa insanın aklı başında olsa hiç babaannesine cenaze dedirtir mi?

Yokluğuna nasıl alışacağız bilmiyorum… Kalan düğünleri göremeyeceksin, doğacak bebelerimizi göremeyeceksin. Biz bunları seninle paylaşmazsak tadı olur mu bilmiyorum. Bayramlarda çaldığımız ilk kapıyı senin açmamana nasıl alışacağız bilmiyorum.  Ama mekânın cennet biliyorum. Tüm ağrılarından, sızılarından, hastalıklarından, dertlerinden, kederlerinden kurtuldun, seni melekler karşıladı biliyorum. Kaybettiğin bebeğini kucağına aldın ve ona ninniler söylüyorsun biliyorum…

 

 

2 Eylül 2021

Kıymetli babaannem merhume Zekiye Yılmaz’ın ruhuna El Fatiha.

 




 


https://www.youtube.com/watch?v=LJD19ZE1SSs

 


8/17/2021

Mataramda Muştu

"Uzun yola çıkmaya hüküm giydim."


    Hayatımızın bana kalırsa tamamı bir iç ve dış yolculuktan ibaret. Kim olduğumuzu bulma gayretlerimiz, yanlış yerde olduğumuzu fark edişlerimiz, aynı yere nasıl dönüp geldiğimize dair hayretlerimiz, bu dünyaya geldiysek bir amacı vardır dediğimiz arayışlarımız. Ama hayat aynı gayretleri ve arayışları sürdüreceğimiz kadar durağan değil. Her baharımızda yenilerini edinmek durumundayız. Ben ilkbaharımı tamamlamaya çok yakınım. Yaş itibariyle değil, amaç itibariyle. 

          Yoksunluğun, yokluğun içinde saklı olan keyfi keşfettiğimde daha çok küçüktüm. Her şeyin dolup taştığı evlerde iştahsızlıktan su ile karnımı doyurup gariban komşunun evine gidip karnımı tıka basa doyuran bir çocuk olarak ağzımın tadını nerede bulabileceğimi çok iyi biliyordum. İnsanın ağzının tadı, yediği yemeğin damağındaki iziyle değil de bulunduğu yerin sıcaklığıyla orantılı oluyor.

          Sadece şükür imtihanı diledim şımarıkça. Ama şükrümü arttırmak için elimi hep taşın altına koydum. Beni yokluk ve yoksunlukla imtihan etmeyen Allah için, hâlden anlamanın verdiği keyfi unutmamak için çok çabaladım. Derdim yoktu, dert edindim. Elimi taşın altına koydum, çünkü baharımın amacı bu.

           Dünya, artık her yeni güne kendi tarihini yeniden yazmak için uyanıyor. Çok da iç açıcı olmayan bir tarihi yazmak için. Bunu başımıza kakan her yeni haberden sonra bir yandan boşa mı çabalıyoruz diye düşünüyorum bir yandan da çabalarımızı büyütmek ve genişletmekle ilgili çok büyük bir arzuyla doluyorum. 

            Her yeni güne kendi tarihimi ve dünyanın tarihini yeniden yazabilirim umuduyla uyanıyorum. Adaletin sözlüklerde kendine yer bulamadığı coğrafyalara iyi hukukçular, hastalıktan başını kaldıramayan ilerlemeye güç bulamayan topraklara iyi doktorlar, hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır yerlere duymayı öğretecek iyi öğretmenler hediye etmeyi boynumuza borç bilirim. Bütün bu yükü sırtımıza alıp bir derde sahip olmanın dayanılmaz hafifliği ile uzun yola çıkıyoruz hayat arkadaşım ve ben.

               Berrak bir gök yoksa üstümüzde, berrak bir gök inşa etmek ve bunun için savaşacak çocuklar yetiştirmek bizim gayretimiz. Yolumuzun ucu her nereye çıkarsa çıksın orayı gönül coğrafyamız yapmak bizim ellerimizden öper, biz de yolun ucundaki güzel çocukların gözlerinden öperiz. 

         Uçarı bir gülümseyişle takındığımız muşta gibi lüksleri burada bırakıp dünyanın bütün muştularını mataramıza azık yapacağız. Dert, dava, ülkü veya sevgili veya siz ne derseniz adına biz ona dost evlerini çoğaltıp ocakları tüttürüp gönüller yapmak, diyoruz. Allah, gayretlerimizi ve amaçlarımızı hakkıyla tamamlayıp yeni bir baharı bize, hepimize nasip etsin. Yollarımız, güzel olan ve güzel yapacağımız yerlere doğru açık olsun.




https://www.youtube.com/watch?v=sMcsu7kjtPs



5/21/2020

Hani Yani Diyelim Ki 2 veya Once Upon a Time


Bu bir “Hani Yani Diyelim Ki” güncellemesidir. Güncellenmiş hâli aşağıda ektedir. Kolaylıklar dilerim. Sevgilerimle.

Matmazel Muddy, 97 yılının Nisan ayında bir doğu vilayeti hastanesinde doğan tek bebekti. En azından kadın yaşasın, bebek ölecekse dediler. O, denilenin aksini ilk kez o zaman yaptı. Sonra hayatı denilenin aksini yapmak üzerinde seyretti.
Çocukken yapmayı en sevdiği şey gördüğü resimlerin hikâyesini uydurmaktı. Bazen bir koltuğun hikâyesini uydurduğu da olurdu, bazen bir bardağın… Bu uydurdukları kafasından uçuyor diye çok üzülüyordu. Sonra okula başladı. Okula başladığı gün etrafındaki bütün çocukların neden ağladığını anlamamıştı. Geçer diye düşündü aldırmadı. İkinci gün arkadaşlarının ağlamaya devam ettiğini görünce doğrusu bu diye düşünüp o da ağlamaya başladı. Bulunduğu toplumdan farklılaşmamak için gösterdiği ilk çabaydı o.
Okulda uydurduğu hikâyelerin kafasından uçmaması için bir sihir öğreteceklerini söylemişlerdi ona. Ama bu ona çok zor geldi. Çünkü deftere yazdığı şeyler de uçuyordu. Arkadaşları kırmızı hikâye kitabına geçtiğinde o hâlâ sarı kitaptaydı. Sude ve Erhan dakikada 65 kelime okuyup kırmızı kurdele aldığında o hâlâ 19 kelimeyi zor okuyordu. Annesi her akşam ödevlerini neden okulda tahtadan yazmadın, diye kızarken o kendine bu aynanın hikâyesini nasıl daha önce düşünmedim diye kendine kızıyordu. Bu aynanın bizi gösterebilmesi için mutlaka dünyadaki bütün insanların fotoğrafları içine koyuluyordur, diye düşünüyordu. Nihayetinde herkesten aylar sonra da olsa, herkes üçer üçer kurdele alırken tek başına alsa da hikâyeleri kâğıtta tutmayı öğrenmişti.
 İlkokul ikinci sınıfta ilk hikâyelerini yazmaya çoktan başlamış. Ayı ile gelinciğin her gününü günlüğüne uzun uzun yazıyordu. Kendi gününü anlatması gereken yere de şunu yazıyordu: “dünün aynısı işte”. Ortaokula geçtiğinde ise annesi yine kızıyordu ona, artık kitap okumayı bırak da ders çalış diyordu, o da kendine neden bu kadar güzel bir kitabı çabucak bitirdim ki diye kızıyordu.
Matmazel Muddy’nin hayatı hep bu şekilde seyrediyordu. Bir şeyi önce hiç yapamıyor sonra da en iyi yaptığı şey o oluyordu. Bir şeyi öğrenmenin ne kadar zor olduğunu bildiği için öğretmen olmak istedi. Kolaylaştırırım belki, dedi. Becerdi de bunu, dillerini konuşamadığı insanlara kendi dilini öğretti. Belki üç beş çocuk başı okşarım diye çıktığı yol hayatının en büyük kararlarını almasına yol açtı. İkinci bir üniversite okuyup gazeteci olamadı ama dergici oldu. Adını matbaadan çıkmış sayfaların üzerinde ilk gördüğünde 20 yaşındaydı. Sonra bunun sonu gelmedi. Adını hep matbaadan çıkmış sayfaların üzerinde gördü. Başını okşamakla yetinirim dediği çocuklar için hikâyeler yazmaya başladı. Bu sefer adını bir derginin değil bir kitabın sayfasının üzerinde gördü, matbaadan çıkmış bir kitabın.
Çok kez âşık olup çok kez unuttuğu için bir seferinde yine unuturum zaten diye âşık oldu. Hiç unutmadı. 24 yaşında unutmayacağını anladığında da madem kafamdan uçup gitmeyecek bu hikâye, o zaman bir deftere yazmak lâzım bunu dedi ve adını yanında başka birinin adıyla bir kâğıdın üzerinde gördü.
Bu öğrenme işini daha da kolaylaştırmak için, herkes için kolaylaştırmak için ücralara yola çıktı. Ücralarda bilmediği ülkelerde kendiyle ilgili kaybettiği şeyleri buldu. Dilini bilmediği çocukların ülkesinde onların başını okşamaya devam etti. Sonra günün her saati elini uzattığında başını okşayacak bir çocuk bulabilmek için kendi çocuklarını doğurdu.
Çocukların içindeyken yaşlandığını çok geç fark eden Matmazel Muddy, bunu fark ettiğinde ülkesini de özlediğini fark etti. Çocuklar aşkına savaşmaya ülkesinde, evinin çalışma odasından devam etti. Başını okşadığı çocukların hikâyesini unutmamak için yazmaya başladı bu sefer. Yazdıkları kitap olduğunda Nobel, film olduğunda Oscar aldı.
Adını dergi, kitap sayfalarının üzerinde, ödüllerin üzerinde gördükten sonra bir kütüphanenin, bir okulun, bir aşevinin de üzerinde görmeden bu dünyaya veda etmedi. Hayatında her ne dilediyse oldu. Adı gibi göğün en parlak yıldızı olmadı ama hep en parlak yıldızlarla yolu kesişti. Her kimi tanıyıp gördüyse sevdi. Sevmeden de edemedi.

4/13/2020

sen uçuşu hatırla


Bir yere ilk gidişin o yerin hafızasında kalır, kaç kez gidersen git, kiminle, ne şekilde, hangi hislerle gidersen git sen hep o ilk giden kişisin. Bir şarkıyı ilk ne zaman dinlediysen ve sana ne ifade ettiyse hep o ilk anki hâlinle dinlersin o şarkıyı. Bir insan bizi ilk nerede, nasıl, ne hâlde tanıdıysa biz de onun için hep o kişi olarak kalıyoruz. Bu sebeple anne babamızın gözünde hep çocuk, çocukluk arkadaşımız için hep oyun arkadaşı, öğretmenlerimiz için öğrenci kalıyoruz. Karşımızdaki kişiyle sonradan geçirdiğimiz veya geçireceğimiz bütün yaşantılarımızı da o ilk an üzerine inşa ediyoruz. Hem konum olarak hem his olarak. Çünkü üstünden zaman geçtikçe anılar silikleşiyor ve hissettiklerimizle kişileri ve anları kodluyoruz. Tabi son görüşmemiz bir felaket değilse…
Aynı zamanda biz de insanların yanında onların bizi ilk tanıdığı hâlimizle davranıyoruz. Tek başımıza koca bir evi idare ederken aile evine gittiğimiz gün hastalıktan yataklara düşüp nazlanma hakkımızı kullanıyoruz. Ve dönüş uçağında birden bire iyileşip ödenmesi gereken faturaları düşünmeye başlayabiliyoruz. Ya da üniversitelerde blazer ceketle akademik bildiriler sunan biriyken liseden arkadaşlarımızla buluşunca dirseğimizi yalamaya çalışabiliyoruz ya da gülerken içtiğimiz gazoz burnumuzdan gelebiliyor. Ya da hocamız bize seni gidi sıpa dediğinde yaşımız kaç olursa olsun gocunmuyoruz. Bütün bunlar o anın içinde de sonrasında da tuhaf gelmiyor. Hiçbir zaman ben ne yapıyorum, ne yaptım şimdi demiyoruz.. Tüm şımarıklıklar yanımıza kalıyor. Bütün bu hâllerimizin mazereti aslında bizim tek bir kişi olmadığımız ve olamayacağımız gerçeği. Bence yine bu sebeple aynı durumlara farklı tepkiler veriyoruz. Çünkü karşımızdaki her kimse biz de ona göre konuşup ona göre birisi oluyoruz. Olaylar karşısında verdiğimiz tepkilerin zamanla veya bizim olgunlaşmamızla alakasının olmadığını düşünüyorum. Daha ileri yaşta tanıdığın birine elbette o zamanındaki hâline göre bir tavır alırsın. Kişinin büsbütün farklı bir kişi olabileceğini zannetmiyorum.
Peki, sahiden bizden kaç tane var? Aslında kaç kişiyle beraber yaşıyoruz? Bu kadar kalabalık olduğumuz için mi iç kavgamız hiç bitmiyor? İçimizdeki her bir kişi kendi zamanıyla mı değerlendiriyor anı ve hayatı? Bu zamana kadar kim için ne ifade ettiysek, dost, evlat, arkadaş, sevgili, öğrenci, öğretmen, çalışan, işveren… her ne isek bunların hepsini içimizde mi taşıyoruz? Ya bizi başkalarının ilk tanıdığı değil de kendimizi ilk fark ettiğimiz anın etkisini taşıyor muyuz? O kişiye ulaşmaya çalışıyor muyuz? Ya da kaçıyor muyuz? Mesela ben, ne zaman birini kıracak üzecek bir şey yapsam çalılıkların arasında oyun oynayan bir kız çocuğunun bana baktığını hissederim. Kırmızı elbiseli, kapkara bir kız çocuğu. Sanırım kendimi ilk fark ettiğim an o. O kızın kimseyi kırmak istemeyeceğini, kıramayacağını düşünüp kendime kızarım. Bu yüzden hep bir dengesizlik yaşarım. Hem canınızı yakarım hem o yanığa ne iyi gelir diye düşünürüm.
Birini ilk kim olarak tanıdıysak ona öyle yaklaşırız demiştim. Bu sebeple bazen “o bana bunu yapmaz” cümlesini kurarız. “o öyle biri değil ki” deriz. Öyle biri olmayan o ilk andaki kişidir, bizim kafamızın içindeki.  Bu bazen bizi hüsrana uğratır tabi.. O bana bunu yapmazlar hep bu mazinin değişmezliğine, o ilk anın hafızasına dayanır. Ama ben yine de her ne olursa olsun o ilk andaki muhabbeti muhafaza etmeye gayret ederim. Gece yatmadan küser sabaha karşı affederim. Çünkü unutulması gerekeni unutur, güzeli anarım. Hafıza-i beşer nisyan ile mâlûl mü bilemem ama Sümeyye-i beşer bence nisyan ile şereflendirilmiş. Yoksa kaç kere en baştan yeniden başlama işi nasıl yapılırdı?




işte senin için bir şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=mSu9mO_8jLw