12/31/2018

Büyümüş Çocuk Denemesi


Her biten yılın sadece keskin mutluluklarını ve üzüntülerini hatırlarız. Aradakiler çeldiricidir. Bir şey bizim ayaklarımızı yerden kestiyse bütün bir yılı böyle güzel geçirmiş farz eder; bir şey nefesimizi boğum boğum aldırtacak kadar üzdüyse hep zoran nefes aldığımızı kabul ederiz. Mutluluk ve üzüntü ana bağlı değildir; ana bağlı olanlar yanlıştır veya geçicidir. Şu saniyede mutlusun evet, ama biraz sonra kızacak, streslenecek, gereksiz bir neşe kaplayacak içini, o geçecek belki devamında yorulacaksın. Gelip geçecek birçok hissi yaşarız kısa zaman dilimlerinde. Geçen hafta pazartesi çok ağlamıştın ama aslında keyifli bir haftaydı. Sen haftayı güzel hatırlarsın.
Uzun süreli geçmişe baktığımızda bütündeki sivrilenlere, yakın zaman dilimlerine baktığımızda geneli kabul ederiz.
Sana şimdi mutlu musun, diye sorsam vereceğin yanıt beyhude olacaktır. O yüzden geçen sene bu zamanlar ne durumda olduğumuzu tartmamız daha kolay olacaktır… Şimdi geride koca bir yılı bıraktığımı düşününce 2018 için yalnızca 2017’den daha narin olmasını dilemiştim. Ki öyle oldu. 2017 müthiş sıkıntılı bir yıldı benim için ekseriyetle ağlıyor, giriştiğim her şeyde başarısız oluyordum. Talihsizlikler peşimi bırakmıyordu. Bir yılan olsam da deri değiştirip olduğum kişiden kurtulsam diyordum. Çünkü kendime en büyük kazığı kendim atıyor sürekli atıllaştırıyordum. Sonra da hiçbir şeye yetemiyordum, kısır döngüler...
Biz insanlar takvimdeki birkaç rakamın sıfırlanması ve değişmesinden bir şeyler umarız her daim. Nitekim aldığımız kararları uygulama açısından da verimli bir başlangıç olur her zaman. En azından ilk on beş gün. Mesela ben her yıl bir daha kola içmemeye karar veririm ve ilk 15 gün asla içmem. Sonra gelecek sene bırakırım diye kendimi teselli ederim. Ama bu yıl kararlıyım… Ne diyordum, 2017 yılı zorluydu, canıma okumuştu falan filan. 2018’e girmenin hikmeti mi yoksa sahiden artık toparlanmamın vakti miydi bilemiyorum bana bir şeyler oldu. Beni ben yapan birçok şeyi yeniden inşa etmeye başladım. Bilinçsizce ve oldukça gönüllü. Vazgeçemediğim birçok şeyden vazgeçtim hatta bütünüyle vazgeçme kavramını öğrendim. Asla olmaz dediklerimi –şayet iyi ve güzelse benim için- oldurmaya başladım. Koca bir yılda oldukça büyüdüm ve yetiştim önceme bakarak.
Yani buradan nereye varacağım? İnsan istesin her şey mümkün; bütün kangrenleri kesip atmak mümkün. Kalbimizin raflarına rengarenk çiçekler dizmek mümkün. Minör hayatlarımızı majör üzüntülerden kurtarmak mümkün.  Yağmuru yapısalcı bir yaklaşımdan ziyade bir mucize olarak algılamak da mümkün. Hatta mümkünse yeni yılın sadece narin olmasını dileyecek kadar kanaatkar olmayın. Şöyle söyleyin: “En en en güzel, en iyi, en hayırlı, en başarılı yılım olsun şimdiye kadar gördüğüm yıllar arasında. Ve iyi ve güzel olan ne varsa katlanarak artsın.”
Şimdiden hepimize iyi ve mutlu yıllar… Seneye bu zamanlar çeldiricilerden bağımsız harika bir yılı bıraktığımızın huzuruyla dolalım. Çok sevgiler, hep sevgiler…


12/23/2018

Çalıkuşu Olmayı Anlamak



Sabah uyandığımda telefonumda bir bildirim vardı "bugünü yeniden keşfedin" diyordu; bu şu demek oluyor Feride oluşumun birinci yılı... Hepimizin yolu bir şekilde Çalıkuşu ile kesişmiştir. Kızlarımız Feride'de kendinden bir şeyler bulmuş, beylerse Fahri hocamız gibi onun hayaline âşık olmuştur. Benim onunla ilk karşılaşmam ortaokul yıllarıma dayanır. O zamanlar İstanbullu bir kızla arkadaş olduğumu düşünmüştüm; kitap kahramanlarıyla dostluk eden bir çocuk olarak. Okulda, arkadaşlar arasında bir şekilde ne zaman konu Çalıkuşu'na gelse hevesle ve heyecanla ondan bahsederdim; benden birini anar gibi. Sonra geçen sene bir şey oldu. Tiyatro grubumuzla oyun bulmak durumundaydık, Ankara'daki bütün kütüphanelerde daha önce okulumuzda oynanmamış bir oyunu aradık. Hiçbirini beğenmedik. Bir ara Çalıkuşu'nu oynayalım dendi. E daha önce oynanmış ama... Biz yine de hocaya soralım... Sorduk ve hocamız bi istisna göstererek kabul etti. Neden? Çünkü Çalıkuşu, kim hayır diyebilir ki? Bizim grubu aldı bir telaş, roller dağıtılacak, ezber yapılacak, kostüm bulunacak, dekor kurulacak, müzik seçilecek... Önümüzde de sadece üç ay var. Büyük mesele: Feride kim olacak? E tabi ki talip oldum ama bu işin altından tek başıma kalkamam ki. En iyisi Feride'yi ikiye bölelim. Birisi İstanbul'da kalsın biri Anadolu'ya gitsin. Nitekim en yakın arkadaşım Asena ile Feride'yi bölüştük. Kim Anadolu'ya gidecek, tabi ki ben. İş geldi ezbere; kolay değil. Zor olan şu: Hayatında türlü kederler dolu olan bir kızın iç ve dış konuşmalarını ezberliyorsun kendine katıyorsun. Ezberine aldın bir kere artık bütün sözler senin.  Ben git gide içime kapanıyorum, uzaklara dalıp gidiyorum; iştah büsbütün yok olmuş. Benim aksime Asena günden güne neşeleniyor. E çok doğal, o role hazırlanırken Fahriye Evcen izliyor bense Türkan Şoray. Repliklerim zaten müthiş acı, etkilenmemek işten değil; bir de üzerine Türkan Şoray model alınınca daha ne olsun. Bankada sıra bekliyorum mesela birisi önüme geçiyor veya otobüsü kıl payı kaçırıyorum ya hemen gözler dolu dolu oluyor "zaten hangi ümide sarılsam elimde kalıyor, neyi sevsem ölüyor." diye repliği yapıştırıyorum kendi kendime. Oysa otobüs yedi dakika sonra tekrar gelecek farkındayım ama melankoliden alamıyorum kendimi. Bu sırada Asena sahiden Kâmuran'ını buldu bense gönüllü öğretmenliğe başladım gerçekte de; diyorum bu kızın kaderi bize geçti herhalde. Ne zaman sınıfa girsem içimden: "Ben muallimeyim yer ayırt etmem nerede isterlerse orada çalışırım." diyorum, çocuklarıma bakıyorum "Ah benim maymuncuklarım sizden ayrılacağımı düşündükçe daha da kötü oluyorum." diyorum; hatta kitabı olanla olmayanı yan yana oturtarak buna benzer tedbirler alıyorum. Hepsi iyi hoş da bunların hiçbiri benim sözüm benim hareketim değil, hepsi Feride'ye ait. Yavaş yavaş ona dönüşüyorum. Parantez içinde (ağlar), (başını eğer), (yutkunur), (ellerini ovuşturur), (hüzünlüdür) hep bunlar yazıyor. Ben de geri kalır mıyım, hepsini aynen yapıyorum hem de 7/24.  sadece provalarda  gerçek bir Doktor Hayrullah edasıyla Turgut düzenli olarak beni neşelendiriyor yoksa yüzüm hiç gülmüyor. Yani herkes sahiden rolüyle bütünleşmiş... Böyle kâh ağlayarak kâh ağlayarak üç ayı tamamladım. Ve Çalıkuşları artık sahnedeydi. Sonucunda harika bir oyun ortaya çıktı. Hatta dünyanın en güzel oyunu bize kalırsa; çünkü biz emek verdik. Oyun bittiğinde Asena ile el ele tutuşup selam verdik, tam o sırada bir fotoğrafımız çekilmiş. O ağız dolu gülerken ben tebessüm ile yetinmişim. Yani herkes Feride'si gibi... 
İşte bugün o gün. Feride ile vedalaşalı bir yıl olmuş. Onu tam manasıyla anlayalı bir yıl olmuş. Anlatılacak çok şey var ama dahası seneye kalsın.
Sevgili İstanbullu kız, üç ay cümlelerinle ne kadar ızdırap çeksem de sen bana merhametin ve sadakatin ne demek olduğunu kafama vura vura, yüreğime basa basa öğrettin. Her şey için teşekkür ederim ve ne yalan söyliyeyim seni çok özlüyorum...


4/21/2018

BENİM ÜLKELERİM



    Bizim oralarda bir diken türü vardır: Büyük büyük diken dallarının altında küçük mor çiçekler açar. Güzelliği görmeyi bilmeyenler onun sadece diken olduğunu sanar. Ne mutlu ki ben güzellikleri görmeyi öğrenmiştim. Bu yüzden onları ilk bakışta tanıdım: Dünyanın en güzel çiçeklerini… Yetişecek, tutunacak bir toprağın çok görüldüğü mazlum çiçekleri.  Başkaları onlara mülteci isterse sığınmacı diyebilir ama ben o bütün çiçekleri gönlüme diktim. Artık onların toprağı, memleketi, benim gönlüm.
     O gün sınıfa girdiğimde öğretmenlikte ilk günüm sanıyordum ama almam gereken en önemli dersin ilk günüymüş. Bu dersi geçersem eğer merhameti, insanı insan olduğu için sevmeyi ve başkasının derdiyle dertlenebilme sınavını vermiş olacaktım. Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy’un dediği gibi “Acı duyabiliyorsan canlı, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” bakalım ben ne kadar insandım?  Cumartesi sabahı artık sahnedeydim. Nereden başlamalı? Hah, evet önce kendimi tanıtmalıydım sonra onları tanımalıydım. Tane tane kendimi anlattım, sıra onları tek tek tanımakta: İsra, Ragat, Zeyd, Nur, Abdurrezzak, Emine, Ali, Leya, Nebi, Muhammed, Mücet… Onlar adlarını söylüyor ben tekrar ediyorum, onlar da başlarını yukarı aşağı sağlayarak onaylıyorlar. Sonuncusunda işler biraz değişti. Baş bu sefer sağa sola sallanmaya başladı. Demek ki adını doğru telaffuz edemedim diye düşünüp bir kez daha sordum. Müceet? Baş yine sağa sola, Mücahit? Baş yine sağa sola. Yaklaşıyorum tam duymak için tekrar soruyorum, baş sağa sola… Allah Allah! Yaz desem yazmayı bilmiyor daha altı yaşında. Bıyık altından da gülüyor bana, ilk günden karizmayı çizdirdim ama güzel maymuncuğumla en sonunda Mücet’te buluştuk. O günden itibaren yedi ay boyunca ona Mücet dedim ve o da ne zaman ona seslensem muzip bir gülüşle bana baktı. Şimdi diyorsunuz ki kimliğine baksana bre cahil, ama kimlikleri bile yok ki. Ah benim gariplerim… Onların hiçe sayılmışlıkları burnumun ucunu sızlatıyor. Artık yeni bir organın var benim burun ucu ve yeni bir hastalığın var burun ucu sızlaması. Hiçbir hastalık bu kadar huzur veremez.
    Okulun son günleri yavaştan vedalaşıyoruz. Mücet’in çantasından kalem kutusunu çıkardığını görüyorum, üzerine bir şeyler yazılmış. Oğlum yazmayı öğrenmiş de dağa, taşa, kalem kutusuna yazıyor diye keyifleniyorum. Ver bakalım ne yazdın, dedim büyük harflerle “MECİD” yazmış. O an dünyanın bütün ışıkları zihnimde yandı. Senin adını böyle mi yazıyor, dedim bu sefer başını yukarı aşağı salladı, güldüm. Mecid, dedim bu sefer her zamankinden daha güzel gülümsedi. Oh nihayet, der gibi. Güzel çiçeğim aylarca kendine ait olmayan bir adı hiç bozuntuya vermeden üstüne alındı. Kimliği bile olmayan altı yaşındaki çocuk sahip olduğu tek gerçek şeyi adını da beni üzmemek için belki de üzülmekten, kaybetmekten başka hiçbir şey bilmediği için o şekilde kabul etti. Ah benim sızlayan burun ucum, gönlümün sızlayan toprakları. İmkânım olsaydı bütün sevinçlerimi biriktirip size hibe ederdim. Sizinle geçirdiğimiz güzel günleri, söylediğimiz şarkıları, oynadığınız oyunları çizdiğiniz resimlerinizi, yazdığımız sevgi dolu mektupları düşünüp ayrılığımıza alışmaya çalışıyorum. Buket Uzuner der ya: “Hayatta en büyük mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.” diye; benim hayatımın en büyük mucizesi ise sizin gibi güzel çocuklara rastlamak oldu. Dünyanın bütün zalimliklerine, insanların bütün aç gözlüklerine rağmen, insanların adını bile tam bilmediği kanaatkâr çocuklar oluşunuzla benim gönlümde cumhuriyetinizi ilan ettiniz.

    Bazen sizden ayrıldığım için kendimi boşlukta hissettiğim anlar oluyor, sonra aklıma Alemdar Hoca'nın anlattıkları geliyor. Bize demişti ki: "Aranızdan bir öğretmen adayı eğer beni anladıysa o da gidip 30 kişilik yedi sınıfa anlatırsa ve onlar da anlarsa şimdi artık ben 210 kişiyim, yalnız değilim.” demişti. Şimdi ben de o güzel gözleri anımsıyorum ve diyorum ki ben artık yalnız değilim ben en azından dört beş ülkeye bedelim…



3/05/2018

beni acıların ortasına bırakıp giden ruhuma


Sözlerin boğum boğum olup çıkmamak için inatlaşmasından kaynaklanan boğaz ağrıları, yüklerin üst üste eklenip sırt ağrısı yapması, gözlerin kaderin ona sunduğu dünyayı görmezden gelmek için miyop oluşu... Şöyle bir söz vardı: “İnsanın ruhu hasta olmadan bedeni yatağa düşmezmiş.” ya bir yerde okudum ya bir yerde duydum bilemiyorum. Verem de öyle bir kavramdı değil mi Yeşilçam filmlerinde? Üzülenler mutlaka verem olur yatağa düşerdi veya kan falan kusardı. Eğer modası geçmemiş olsaydı kesin verem olurdum. Şimdilerde bir şeye çok üzüldüğünün ispatı da yok. Napacaksın, oturup blog falan yazıyorsun… Artık ne, ne kadar fayda veriyorsa sen de o kadar ona tutunmak durumda kalıyorsun.
Birkaç yıl öncesinde biri “Bak kızım başına bunlar bunlar gelecek kendini hazırla, ona göre haa” deseydi yine de bu tür şeye hazır olabilir miydim? Olamazdım. Kim olabilir ki? Bilsem de yine bağrımı yırta yırta ağlar, kafamı yastıklara bir tohum gibi gömüp sesimi saklardım. Yine her cümlemin sonuna bir “Ah” ekler cümlelerimin vazgeçilmez ögesi yapardım. Özne, Edat, Zamir, Yüklem, AH… “Yani ne bileyim, keşke böyle olmasaydı.” Zikrim olurdu,  bu yaşanacaklar bin kere de söylenseydi bana. Kim, neyi, ne kadar, ne biçimde hak etti ben ölçemem haddime değil ama “keşke” bu konuyla ilgili bütün cümlelere yakışıyordu.
Birisinin ölümüne sırf kendimiz onsuz yaşamak istemediğimiz için üzülürmüşüz. Bunun gerçekliğini epey düşündüm. Bu yaslar, gözümdeki yaşlar yine mi kendim içindi? Yok, bu sefer değildi. İlk kez bu kadar yaklaşmıştım insan olmaya sanırım. Benim daha atacak çok kahkaham vardı, görecek çok şehrim vardı, kalbim daha çok kez kırılacak sonra tamir edilecekti ama onunkisi bir daha hiç atmayacaktı. Bu benim için tamir edilemeyecek bir kalp kırıklığı sanırım.
Önce kendimi olanları inkâr edip yok saymakla iyileştiririm sandım. İşe yaramadı.  Sonra paylaştıkça azalır diyerek önüme gelene anlattım. Olmadı. İnsanlar sizi asla tam olarak anlamaz, anlayamaz. Bu kişi sizin gibi eşekten de düşse anlamaz. Anlamadı diye de kimseye kızamazsınız...
Sonra zaman geçti. Ve zaman, yine hep olduğu gibi yaralarımı öpe öpe beni ayağa kaldırdı. İyileştirmedi ama, ayağa kaldırdı sadece.
 Her şey olup bitiyor da insan geriye dönüp bakınca bütün bunlar benim başıma geldi ben yine de ölmedim be, diyor. Öldürmeyen güçlendiriyor mu yoksa içten içe çürütüyor mu, onu da zaman gösterecek yine.
Anlattıklarımı anladınız mı daha doğrusu ben anlatabildim mi bilemiyorum. Belki bundan 20 yıl sonra bununla ilgili bir roman yazarım da siz de “haa bunu mu diyomuş” dersiniz. Ama size naçizane bir tavsiyem var: Atmayan kalpler tamir edilemez, atarken fırsatını bulun.

*Eğer cennetteysen ve orada Allah blogları okumaya izin veriyorsa sana diyeceğim birkaç sözüm var: “Dünya sen yokken bin kat daha berbat bir yer. Gidişinin beni teselli eden tek tarafı, ben öldüğümde sana hiçbir üzüntü vermeyeceğim. En azından bir kez seni üzmemeyi ve kırmamayı başarmış olacağım sanırım… İyi ki doğmuştun ve iyi ki geçmiştin dünyamdan. Doğum günün kutlu olsun Hayyam.”