Sözlerin boğum boğum
olup çıkmamak için inatlaşmasından kaynaklanan boğaz ağrıları, yüklerin üst
üste eklenip sırt ağrısı yapması, gözlerin kaderin ona sunduğu dünyayı
görmezden gelmek için miyop oluşu... Şöyle bir söz vardı: “İnsanın ruhu hasta
olmadan bedeni yatağa düşmezmiş.” ya bir yerde okudum ya bir yerde
duydum bilemiyorum. Verem de öyle bir kavramdı değil mi Yeşilçam filmlerinde? Üzülenler
mutlaka verem olur yatağa düşerdi veya kan falan kusardı. Eğer modası geçmemiş
olsaydı kesin verem olurdum. Şimdilerde bir şeye çok üzüldüğünün ispatı da yok.
Napacaksın, oturup blog falan yazıyorsun… Artık ne, ne kadar fayda veriyorsa sen de o
kadar ona tutunmak durumda kalıyorsun.
Birkaç yıl öncesinde
biri “Bak kızım başına bunlar bunlar gelecek kendini hazırla, ona göre haa”
deseydi yine de bu tür şeye hazır olabilir miydim? Olamazdım. Kim olabilir ki? Bilsem
de yine bağrımı yırta yırta ağlar, kafamı yastıklara bir tohum gibi gömüp sesimi
saklardım. Yine her cümlemin sonuna bir “Ah” ekler cümlelerimin vazgeçilmez
ögesi yapardım. Özne, Edat, Zamir, Yüklem, AH… “Yani ne bileyim, keşke böyle
olmasaydı.” Zikrim olurdu, bu yaşanacaklar bin kere de söylenseydi bana. Kim, neyi, ne kadar, ne biçimde hak etti ben ölçemem haddime değil ama “keşke” bu
konuyla ilgili bütün cümlelere yakışıyordu.
Birisinin ölümüne sırf
kendimiz onsuz yaşamak istemediğimiz için üzülürmüşüz. Bunun gerçekliğini epey
düşündüm. Bu yaslar, gözümdeki yaşlar yine mi kendim içindi? Yok, bu sefer değildi. İlk
kez bu kadar yaklaşmıştım insan olmaya sanırım. Benim daha atacak çok kahkaham
vardı, görecek çok şehrim vardı, kalbim daha çok kez kırılacak sonra tamir
edilecekti ama onunkisi bir daha hiç atmayacaktı. Bu benim için tamir
edilemeyecek bir kalp kırıklığı sanırım.
Önce kendimi olanları inkâr
edip yok saymakla iyileştiririm sandım. İşe yaramadı. Sonra paylaştıkça azalır diyerek önüme
gelene anlattım. Olmadı. İnsanlar sizi asla tam olarak anlamaz, anlayamaz. Bu kişi sizin gibi eşekten de düşse anlamaz. Anlamadı diye
de kimseye kızamazsınız...
Sonra zaman geçti. Ve zaman, yine hep olduğu gibi yaralarımı öpe öpe beni ayağa kaldırdı. İyileştirmedi ama, ayağa kaldırdı sadece.
Sonra zaman geçti. Ve zaman, yine hep olduğu gibi yaralarımı öpe öpe beni ayağa kaldırdı. İyileştirmedi ama, ayağa kaldırdı sadece.
Her şey olup bitiyor da insan geriye dönüp bakınca bütün
bunlar benim başıma geldi ben yine de ölmedim be, diyor. Öldürmeyen güçlendiriyor
mu yoksa içten içe çürütüyor mu, onu da zaman gösterecek yine.
Anlattıklarımı anladınız
mı daha doğrusu ben anlatabildim mi bilemiyorum. Belki bundan 20 yıl sonra
bununla ilgili bir roman yazarım da siz de “haa bunu mu diyomuş” dersiniz. Ama size
naçizane bir tavsiyem var: Atmayan kalpler tamir edilemez, atarken fırsatını
bulun.
*Eğer cennetteysen ve
orada Allah blogları okumaya izin veriyorsa sana diyeceğim birkaç sözüm var: “Dünya
sen yokken bin kat daha berbat bir yer. Gidişinin beni teselli eden tek tarafı,
ben öldüğümde sana hiçbir üzüntü vermeyeceğim. En azından bir kez seni üzmemeyi
ve kırmamayı başarmış olacağım sanırım… İyi ki doğmuştun ve iyi ki geçmiştin
dünyamdan. Doğum günün kutlu olsun Hayyam.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder