3/14/2025

YOK EFENDİM HORASANDAN BERİ ÇOK GÖÇTÜK

Ara sıra sayarım, yine saydım. Bugüne kadar 10 farklı şehirde, 15 farklı evde yaşamışım ve henüz 28 yaşında bile değilim. Bu kadar sık taşınınca insanda yer değiştirmek bağımlılık hâline geliyor ve aynı yerde o kadar da uzun kalmak istemiyorsunuz. Bir yerde üç yıldan fazla kalınca ne olacak bilmiyorum çünkü. Bir yerde beş yıl yaşamak, aynı evde beş yıl yaşamak, aynı insanlarla beş yıl boyunca bir arada olmak nasıl bir his ben hiç bilmiyorum bunu. O süreyi aşınca ne oluyor? İnsanlarla birbirinizi daha iyi tanıyıp ona göre güçlü bağlar mı kuruyorsunuz yoksa birbirinizden sıkılıyor musunuz? Ne olacağını bilmediğim için de biraz tedirgin oluyor ve hemen oradan gitmek istiyorum. 

Çocukken abimle ranzada yatarken geceleri sohbet ederek uyuyakalırdık. Hiç taşınmadığımız bir hayat nasıl olurdu diye düşünürdük. Cennet bizim zihnimizde babamızın tayininin hiç çıkmadığı, belki bir daha hiç göremeyeceğimiz ama canımız ciğerimiz olan arkadaşlarımızdan hiç ayrılmadığımız, cart curt koli bantlarının sesini duyup koli bandı yalamak zorunda kalmadığımız bir yer gibiydi.

Kurulu düzen. Ama biz taşınmamak üzere kurulu bir hayatı dileyip bunun için adım atmadık. Buna hiç teşvik de edilmedik niyeyse. Herkes aynı şeyden şikayetçi ama kimsenin kendine buna göre bir yol çizmeye niyeti de yoktu. Şimdi geriye bakınca Ankara’da bana kurulu düzeni vaat ettikleri gün oradan koşar adım kaçtığımı görüyorum. Dediğim gibi, sonrasında ne olacağını bilmediğim şeyden kaçtım. 

Kaçtım, İstanbul’a geldim. İstanbul’a gelmeyi, orada yaşamayı ömrüm boyunca hayal ettim. Hatta İstanbul belki de hep burada yaşarım diye düşlediğim ilk ve tek yer olabilir. Ama İstanbul’dan ayrılmakla ilgili karşıma çıkan ilk fırsatın da üstüne atladığımı şimdi fark ediyorum. Orada da kalasım yokmuş demek ki içten içe. Benim aslında bir yerde kalasım yok belli ki. Buna şey diyebiliriz yörük olmanın verdiği dayanılmaz göçücülük. 

Aslında bence eşime de en başta bu yüzden yakın hissettim kendimi. Onun da dili öyle demese de gözlerinde bir göçesilik gördüm. İlk konuşmamızda, -hayatsız kaldığım bir dönemde birden Akif, Chopin'in yedi numaralı valsiyle balkonda belirdikten sonra- birbirimizin adını dahi sormadan tayinlerden konuşmaya başladık. Onun da babası benim babam gibi hep tayinciymiş. O da benim gibi çok farklı şehirlerde yaşamış, bundan çok yorulmuş. Kurulu bir düzen istiyormuş falan fistan. Sonunda o da benim gibi kaderin ona çizdiği çizginin hep daha ileriye ve daha uzağa olduğunu kabul etti. Sonra tutuştuk el ele geldik işte Afrikalara, bir daha taşınmak istemiyorum dedikten 21 ay sonra. 

Ben dünyanın hiçbir yerinde seferi sayılmadım. Gittiğim her yere kalıcı gibi gider, her an göçecek gibi yaşarım. Elbette herkes için hayat bir yolculuk. Ama bazen sizlerin Trans-Sibirya treninde yolculuk yaptığını bizimse Trans’tan Sibirya’ya en azından 12 aktarmalı varmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Kolay mı? Değil ama başka türlüsünü sanırım henüz yapamayacağım. Dediğim gibi korkuyorum. Ama bazen de üzülüyorum, kalbimi koca bir hüzün kaplıyor bir yerden ayrıldığım zamanı hatırlayınca, bir yerden ayrılacağımı düşündüğümde. Daha yaşamadan, olacak olanları düşününce gözlerim doluyor, sabaha kadar göğsümde bir ağırlıkla dönüp duruyorum. Bazen insanları nereden tanıdığımı unutuyorum ya da karıştırıyorum. Bazen ilkokul, ortaokul arkadaşlarımın hâlâ beraber olduğu fotoğraflara denk gelince ben de bu fotoğrafta olabilirdim diye düşünüyorum. Yaşadığımız şehirleri düşünüp ya oradan hiç taşınmasaydık nasıl olurdu diyorum kendi kendime. Hatta en başta babam köyümüzden hiç ayrılmasaydı nasıl olurdu diye düşünüyorum. Bunun pişman olmakla bir ilgisi yok. Sadece herkes gibi hayatımın farklı versiyonlarını  merak ediyorum. Tabi bunları düşünürken de bir yandan koli bantlamaya devam ediyorum. Cart curt.

 

"Sen onlara bakma
Geldin gidiyorsun.
Kimin var seni düşünür
Bu yol deli dolu yürünür."

 

3/12/2025

Aborjinler ve Süt Sağan Anneler

            Bingöl’de öğretmen lisesinde İngilizcecimiz bize seviyemize uygun hikaye kitapları verirdi. Hikayelerinden birinde -adı Çit olabilir- Aborjinlerden bahsediyordu. Aborjinler, Avusturalya’da yaşayan bir halk, zorlu da bir hikayeleri vardır. O güne kadar Aborjinlerden hiç haberdar değildim. Başka birisi için normal olabilir ama haritayla, bayraklarla, dünya üzerinde yaşayan milletlerle ilgili olan bir genç kız olarak hayret etmiş ve şey demiştim "bilmediğim daha hangi milletler var acaba?"

            2022 yılının Mayıs ayında, Ramazan Bayramının birinci günü dünyaya bir kız çocuğu getirdim. Aynı gün bir bebek ve bir anne doğdu. Hayatımda kendimi bu kadar çaresiz hissettiğim bir anı örnek vermem gerekirse Siirt askeri lojmanlarında lokanta ile marketin arasında bir park vardı. O parkta bir oyuncak vardı, dönen mantar. Kollarınla mantarın demirine tutunursun birileri de seni bacaklarından tutup çevirir. Böyle olabildiğine hızlı döndürürler. Doğumdan sonra kendimi parkta uçan mantarda asılı kalmışım gibi hissetmiştim. Midem bulanıyor, çişim gelmiş, korkuyorum ve dönüş hızımı kesmeme yardım edecek kimse yok üstelik kollarım da tutunmaktan yorulmuş.  Huyunu suyunu hiç bilmediğim birisi kucağımdaydı, -bereket ki çocukken işgüzarlık yapıp gördüğüm bütün bebekleri uyutmaya ve altını değiştirmeye çalışmışım. Uyutma ve alt değiştirme konusunda oldukça rahattım fakat emzirmek hiç de öyle olmadı. Ama niyeyse herkes her şeyi çok iyi yapmamı umuyordu.

Doğumdan bir gün sonra akademik bir hemşire odaya geldi. İşte bilimsel milimsel bir şeyler varmış, klasik müzik dinleyerek emen bebeklerin emmeye karşı olumlu duygu geliştirip geliştirmeyecekleri cart curt bir şeyler araştırıyormuş. Neyse dedim, ben de akademik bir personayım. Amaç bilime hizmet daha ne olsun, dedim. Dedim ama bilime hizmet ama kendime travma katmış oldum. Emzir Allah, emzir. Müzik bitmiyor. Çocuk uyuyor uyanıyor, emzirme bitmiyor. Ben gerildim çocuk gerildi. Müzik bitmiyor. En son hemşire neyse bu böyle olmayacak ben sonra geleyim, dedi kalktı gitti. E o kadar saat bekledik, olmuyor muydu yani, emzirmek bu değil mi derken. Benim bebe bir daha yanaşmadı bana. Hani meme reddediyor demeyelim de özgür ruhlu diyelim, öyle bir şeyler oldu. 

Süt var ama talep yok. Kaldı mı benim süt ihraç fazlası ürün gibi. Napsam napsam. Ablam süt sağma makinesi almıştı. Neyse sağayım bari, dedim. Bir sağdım, iki sağdım derken. Öyle bir yola girmiş olduk. 

Şimdi kınayıcı teyzeler geliyor, emziriyor musun diye soruyorlar, yok diyorum, mama mı veriyorsun, diyorlar, yok anne sütü veriyorum, diyorum. Onlar da kınayacak bir durum var mı yok mu kestiremiyorlar. Her ortamda bu konu üzerine bir münazara gerçekleşiyor, sonuca varılmadan konu kapanıyor. Herkesin devreler yanıyor. Ben de kendimi bu dünyada bu işi yürüten tek kişi zannediyorum. 

    Sonra bir gün nasıl oldu bilmiyorum, bir facebook grubu çıktı karşıma: “Bebeğini süt sağarak besleyen anneler” diye. Anaaaa, dedim ben, "bilmediğim daha hangi milletler var acaba?" Üye sayısı da 11 bin falan. Yani hani toplaşsak bir belediye başkanı seçer hep beraber yaşarız da. O kadar kalabalığız. Burada kadınlar birbirine moral veriyor. İşte ben bu makineyi kullandım çok iyi, ben iki yıl sağdım dert değil, sütü şu kadar süre saklayabilirsiniz falan. Böyle konu başlıkları açılıyor. Bir anne geliyor gruba işte ben daha fazla sağamayacağım psikolojim dayanmıyor, diyor anında gönderiye yüz kadın olur mu öyle, yılma, sen çok güçlüsün, sen kahramansın, sen harikasın falan diye gaz veriyorlar ve o kişiyi vazgeçiriyorlar. Yani ben kadınların bu şekil tek yürek tek bilek olabileceği başka bir konu daha olduğunu sanmıyorum. 

            Tabi ara sıra bana da haller geliyor yeter artık diyorum, sonra okuyorum gruba anne sütünün faydaları ile ilgili bilimsel yazılar atılmış vazgeçiyorum. Madem diyorum başladık bu işe, gittiği yere kadar diye karar veriyorum. Bu süreçte arabada, otobüste, restoranda, Pamukkale travertenlerinde, okulda, hastanede, üniversitede, pastanede, avm’de mescitte, sahilde aklınıza gelen her yerde süt sağıyorum. 

            Bir çantam var kocaman içine şarj kablolarını, bataryaları, makinenin kendisini koyuyorum. Böyle makineyi hazırlıyorum bir gayretle. Epey meşakkatli epey katmanlı da bir iş he. Nereye gitsem yanımda. Tabi toplumda hâlâ bilinmez bir millet olduğumuz için bazı komik olaylar da yaşanıyor doğal olaraktan. Ayşe’nin düğünden dönüyoruz. Gece otobüsünde bebeyle yalnızız. Işıklar kapanmış. Hazır ortalık sakinken ben de dedim bir süt sağayım. Muavin geliyor gidiyor bir şey arıyor bulamıyor. Allah Allah, diyor kendi kendine. Yerlere falan bakıyor. Noluyor ki acaba, diyorum ben de. Sonra muavin kaptana diyor ki, abi bir ses var dızt dızt diye, araçta bir arıza falan mı var bir baksak mı, diyor. Sonra ben anlıyorum ki ses benim makineden geliyor. Tabi ki asla olayı çözmelerine yardımcı olamıyorum, çünkü utanıyorum. Sonra otobüs duruyor, ben makineyi kapatıyorum. Heh, ses gitti, bir şey sıkışmıştı herhalde, deyip yola devam ediyorlar. 

            Bir keresinde de tez savunmak için Türkiye’ye gideceğiz. Bebekle yalnızız yine. Havalimanında işte kontrollerden geçiyoruz. Görevlinin biri makineyi gördü çantada açtırdı çantayı bu ne, dedi. Bende de ne arasın onu açıklayacak Fransızca. Anne, dedim, süt, dedim bir şeyler dedim. Anlamadı görevli. Afrika’da bu milletten bihaber elbette insanlar. Dedi sen gel arkaya, bir anlayalım bu makine neymiş, aha dedim beni tutuklayacaklar. Neyse ki bir tane de kadın görevli çağırdı. Ona anlattım artık beden diliyle de sorunu öylece çözdük. Tabi kınayıcı teyzeler yetmiyor gibi bir de havalimanındaki erkek görevliden sen yine de emzir, makineyi kullanma diye talimatımı da alıp uçağa geçtim. 

Bir süre sonra motor ustaları gibi süt makinesi ile ilgili problemi sesten çözmeye, modelleri ezbere bilip fiyat performans açısından brifing vermeye, bebeğimin çorabını koklamadan da süt sağmaya, facebook grubunda ikiz bebeklerine süt sağan yorulmuş anneye teselli amaçlı yorum yazmaya falan başladım.

Velhasıl işte, böyle bir millet varmış. Ben de başıma gelince öğrendim: Bebeğini süt sağarak besleyen anneler milleti. Bu milletin mensupları siz bir yatağınızda rahatça uyurken alarm kurup üç saatte bir uykusuz, aç, bir gözü kapalı, belini bükmüş bir şekilde cıggıdı cıggıdı diye süt sağıyor. Makinenin haznesine fışşk diye damlayan ilk süt damlasından sonra bir gözünü hevesle nihayet açabiliyorlar.


Bu da annecilik oyunumla ilgili, ilk ve en trajikomik ve travmatik öyküm olsun. 

    

 

 

3/11/2025

BUNCA YIL SONRA AYNI YERDE, ŞİMDİ SENLE

Yazmayalı neredeyse dört yıl olacakmış. Elbette buraya yazmayalı. Oysa ben her gün yaprak yaprak yazarak zaten kendimi, kendime anlatıyorum. Fakat size anlatmaya üşenmişim bu sürede belli ki.

Buraya son yazdıklarıma girdim şöyle bir baktım. Neler yazmışım diye. Nasıl yazmışım diye. Nasıl biriymişim diye. Nelere güler, nelere ağlar, nelere kafayı takarmışım diye. Yazmak böyle bir şey, yazdığınız bir şeyi tekrar okuduğunuzda o zamanki halinizle tekrar sohbet etmiş olursunuz, okuyanlar sizin o zamanki halinizi tanımış olur. Fotoğraf albümüne bakmak gibi bir şey. Fotoğraflara bakınca ne kadar değiştiğimizi, ne kadar büyüdüğümüzü, ne kadar yaşlandığımızı görürüz. Yazılarımıza bakınca da düşlerimizin, düşüncelerimizin, kendimizi ve dünyayı algılayışımızın ne kadar değiştiğini, ne kadar büyüdüğünü, ne kadar yaşlandığını görürüz. 

Kısa ömrüm için uzun olan bu aradan sonra bakıyorum söylediklerime, yazdıklarıma ne kadar da kabıma sığmıyormuş, ne kadar da kendime güveniyormuşum. Şimdi kendimi bu şekilde ifade edemem gibi geliyor, eskisi gibi net konuşamam, iddialı olamam gibi geliyor. Bunun sebebi büyümek olabilir, bunun sebebi hayatla nihayet tanışmış olmak ve kanatlarımın biraz biraz budanmış olması olabilir. 

Son yazımdan sonra anne oldum, Afrika’ya taşındım, yüksek lisansı bitirdim, doktoraya başladım, öğretmenliğe geri döndüm. Yüksek lisanstaki ilk dersimizde Talat Hoca "Sümeyye Hanım siz hiç durmaz mısınız?" diye sormuştu. Huriye Merve de benim için şey der "Biz hayatı, hayat Sümeyye'yi kovalıyor." Evet hayatı kovalıyorum ve üstelik bir düztabanken. Ne kadar yorgun olduğumu varın siz düşünün. Şikayet etmiyorum asla, sadece yani birazcık da olsa ne kadar zorlandığım bilinsin istiyorum. Neleri başardığımı fark etmenizi istiyorum. Çünkü ben bunca yorgunken en azından bu yorgunluğuma değdiğini bilmek, bunun bana söylenmesini istiyorum. Hadi hep bir ağızdan "Helal sana be sümeyye". 

Her bir basamağa dair (annecilik, afrikacılık ve öğretmencilik oyunlarım hakkında) elbette yazı yazacağım ama bu yazı benim çokça değiştiğimi size haber verecek olan yazıdır(belki de öyle zannediyorumdur) ve nihayet yazmaya devam edecek olmamın müjdesidir. Bu yazıyı her şeye rağmen hâlâ birilerinin okuyacağını düşündüğüme ve devamının geleceğini müjde olarak duyurduğuma göre yine de kanatlarımda o kadar da budanmamış beni havalandıracak tüyler var demek ki :) Haydi bakalım bismillah!