Sabah
uyandığımda telefonumda bir bildirim vardı "bugünü yeniden keşfedin"
diyordu; bu şu demek oluyor Feride oluşumun birinci yılı... Hepimizin yolu bir
şekilde Çalıkuşu ile kesişmiştir. Kızlarımız Feride'de kendinden bir şeyler
bulmuş, beylerse Fahri hocamız gibi onun hayaline âşık olmuştur. Benim onunla
ilk karşılaşmam ortaokul yıllarıma dayanır. O zamanlar İstanbullu bir kızla
arkadaş olduğumu düşünmüştüm; kitap kahramanlarıyla dostluk eden bir çocuk
olarak. Okulda, arkadaşlar arasında bir şekilde ne zaman konu Çalıkuşu'na gelse
hevesle ve heyecanla ondan bahsederdim; benden birini anar gibi. Sonra geçen
sene bir şey oldu. Tiyatro grubumuzla oyun bulmak durumundaydık, Ankara'daki
bütün kütüphanelerde daha önce okulumuzda oynanmamış bir oyunu aradık. Hiçbirini
beğenmedik. Bir ara Çalıkuşu'nu oynayalım dendi. E daha önce oynanmış ama... Biz
yine de hocaya soralım... Sorduk ve hocamız bi istisna göstererek kabul etti. Neden?
Çünkü Çalıkuşu, kim hayır diyebilir ki? Bizim grubu aldı bir telaş, roller dağıtılacak,
ezber yapılacak, kostüm bulunacak, dekor kurulacak, müzik seçilecek... Önümüzde
de sadece üç ay var. Büyük mesele: Feride kim olacak? E tabi ki talip oldum ama
bu işin altından tek başıma kalkamam ki. En iyisi Feride'yi ikiye bölelim. Birisi
İstanbul'da kalsın biri Anadolu'ya gitsin. Nitekim en yakın arkadaşım Asena ile
Feride'yi bölüştük. Kim Anadolu'ya gidecek, tabi ki ben. İş geldi ezbere; kolay
değil. Zor olan şu: Hayatında türlü kederler dolu olan bir kızın iç ve dış
konuşmalarını ezberliyorsun kendine katıyorsun. Ezberine aldın bir kere artık
bütün sözler senin. Ben git gide içime kapanıyorum, uzaklara dalıp
gidiyorum; iştah büsbütün yok olmuş. Benim aksime Asena günden güne
neşeleniyor. E çok doğal, o role hazırlanırken Fahriye Evcen izliyor bense
Türkan Şoray. Repliklerim zaten müthiş acı, etkilenmemek işten değil; bir de
üzerine Türkan Şoray model alınınca daha ne olsun. Bankada sıra bekliyorum
mesela birisi önüme geçiyor veya otobüsü kıl payı kaçırıyorum ya hemen gözler
dolu dolu oluyor "zaten hangi ümide sarılsam elimde kalıyor, neyi sevsem
ölüyor." diye repliği yapıştırıyorum kendi kendime. Oysa otobüs yedi
dakika sonra tekrar gelecek farkındayım ama melankoliden alamıyorum kendimi. Bu
sırada Asena sahiden Kâmuran'ını buldu bense gönüllü öğretmenliğe başladım
gerçekte de; diyorum bu kızın kaderi bize geçti herhalde. Ne zaman sınıfa
girsem içimden: "Ben muallimeyim yer ayırt etmem nerede isterlerse orada
çalışırım." diyorum, çocuklarıma bakıyorum "Ah benim maymuncuklarım
sizden ayrılacağımı düşündükçe daha da kötü oluyorum." diyorum; hatta
kitabı olanla olmayanı yan yana oturtarak buna benzer tedbirler alıyorum. Hepsi
iyi hoş da bunların hiçbiri benim sözüm benim hareketim değil, hepsi Feride'ye
ait. Yavaş yavaş ona dönüşüyorum. Parantez içinde (ağlar), (başını eğer),
(yutkunur), (ellerini ovuşturur), (hüzünlüdür) hep bunlar yazıyor. Ben de geri
kalır mıyım, hepsini aynen yapıyorum hem de 7/24. sadece provalarda
gerçek bir Doktor Hayrullah edasıyla Turgut düzenli olarak beni neşelendiriyor
yoksa yüzüm hiç gülmüyor. Yani herkes sahiden rolüyle bütünleşmiş... Böyle kâh
ağlayarak kâh ağlayarak üç ayı tamamladım. Ve Çalıkuşları artık sahnedeydi. Sonucunda
harika bir oyun ortaya çıktı. Hatta dünyanın en güzel oyunu bize kalırsa; çünkü
biz emek verdik. Oyun bittiğinde Asena ile el ele tutuşup selam verdik, tam o
sırada bir fotoğrafımız çekilmiş. O ağız dolu gülerken ben tebessüm ile
yetinmişim. Yani herkes Feride'si gibi...
İşte bugün o gün. Feride ile vedalaşalı bir yıl
olmuş. Onu tam manasıyla anlayalı bir yıl olmuş. Anlatılacak çok şey var ama
dahası seneye kalsın.
Sevgili İstanbullu kız, üç ay cümlelerinle ne
kadar ızdırap çeksem de sen bana merhametin ve sadakatin ne demek olduğunu
kafama vura vura, yüreğime basa basa öğrettin. Her şey için teşekkür ederim ve
ne yalan söyliyeyim seni çok özlüyorum...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder