Çocukluğumla ilgili silik ve belirgin hatıralarımın çoğunda çıktığımız yollar vardır… Bavullar ayakucuna konulmuş çarşaf serilmiş ve kocaman bir yatak olmuştur. Abimle arka koltuğa uzanmışızdır. Ayağıyla burnuma dokunup beni kızdırmaya çalışıyordur. Benim ayağımın da onun burnuna yetişeceği günleri hayal ediyorumdur. O zamanlarda Yeşil Doğan'ımız vardı. Tatil bitip evimize döneceğimiz zamanlarda anneannem ve babaannem kışlıklar hazırlardı bize. Kışlık yiyecekler bütün bagajı doldururdu: Ekmekler, mısırlar, çekirdekler, kabaklar, konserveler… Hepsinin kokusu birbirine karışır ve benim midemi bulandırırdı ama sadece bu kadar çok eşyamız olduğunda arka koltuğu yatak yaparlardı. Bu yüzden bir şey diyemezdik. Tek tek herkesin evine uğrar vedalaşırdık. Gözyaşlarını beyaz yazmasına silen kadınlar, sigara tutmayan eliyle bize el sallayan adamları hatırlıyorum. Sonra da hiç bitmeyecek gibi başlayan yollara koyulurduk.
Babam kasetten şarkılar açardı. Âşık Sefai,
Yıldızdoğan, Arif Nazım… Ne anlattığını o zamanlar hiç anlamadığım ama bugün bile
ezberimde olan şarkıları başa alıp dinlerdik. Saatleri bilmediğim yaşlarımda ne
kadar yol gittiğimizi şarkıların başa sarmasıyla anlardım. Annem, babam uyuyakalmasın diye hiç
uyumazdı. Babam da hemen eve varalım diye hiç durmazdı. Yoldayken zaman geçsin diye babam anılarını
anlatırdı çoğu Sivas’a ve Kütahya’ya ait olanları, annem yakın zamanda olan
şeylerden bahsederdi, abim futbolla ilgili bir şeyler söylerdi, benim o
zamanlar anlatacak bir şeyim yoktu. Uyur uyanır ne kadar yolumuz kaldı diye
sorardım. Gün doğmadan başlayan yollar sabaha karşı biter o hiç bitmeyecek gibi başlayan yolun sonuna gelirdik. Hangi şehirde
olursa olsun hep aynı kokan evimize varırdık.
Anneannem
bizi hep uzaktaki guzularım diye severdi. Bazen yıldan yıla gelirdik bazen daha
sık ama hep uzağa geri dönerdik. Köyden birisi benim kim
olduğumu sorunca çok üzülürdüm. Birkaç kez anneme “biz onların isimlerini
unutmuyoruz onlar çok kişiler ama biz dört kişiyiz onlar neden unutuyor” diye
sorduğumu hatırlıyorum. Birkaç kez sorduğuma göre annem pek cevap verememiş bu
soruya. Bir yaz uzun bir aradan sonra köye gelmiştik. Babaanneme bu evin
tuvaleti nerede diye sormuştum ve herkes bana gülmüştü. Ne bileyim bence hiç komik
değildi.
Okuldan arkadaşlarıma kuzenlerimi, köyümüzü, düğünleri, bayramda doğum yapan ineği
ve adını Kurban koyuşumuzu anlatırdım. Çok güzel bir köy olduğunu babam emekli
olunca oraya taşınacağımızı, bahçenin bir bölümünde bütün hayvanlardan birer
tane olacağını, köydeki evimizin duvarına çivi çakabileceğimizi ve istediğimiz
renge boyayabileceğimizi anlatırdım. Bunların bizim için ne kadar önemli şeyler
olduğunu arkadaşlarım anlamıyordu tabi ki. Ama geceleri ranzada uyumadan önce abimle kendi
evimize taşınınca odamıza kimin posterini asacağımızı, hangi renge
boyayacağımızı konuşur ve tüm akrabalarımızın adını tek tek sayarak onlara iyi
geceler dilerdik, bir düşü biriyle paylaştığım için mutlu uyurdum.
Babam
emekli oldu. Hiç hayvan almadı. Evdeki tüm duvarlar aynı renk. Odamın duvarında saat
bile asılı değil. Üç aydır kapısı kapalı. Abimin odasının da kapısı kapalı. Çünkü
artık uzakta olma sırası bizde.
Hocamız
derste bir kitaptan bahsetmişti, ismi Seninle Başlamadı. Kalıtsal aile travmalarımızdan
bahsediyormuş. Tatil bitip evimize dönerken gözyaşını yazmasına silen anneme ve
sigara tutmadığı eliyle arkamızdan el sallayan babama bakan çocuklarıma bunun
onlarla başlamadığını söyleyeceğim. Çünkü uzun yola çıkmaya hükmü ben giymemiştim
ama nasiplenmiştim. Onlar da nasiplenecek, hayatın espri anlayışı bu.
Şimdi
ben daha da uzağa meyil ettim. Annem bugün telefonda en azından adını söylemeyi
becereceğimiz bir yere git, dedi. Deneyeceğim, dedim. Hayatımızın bir ritmi var
ve nasıl başladıysa öyle devam ediyor. Ve hayat, hep ileri doğru gidiyor. Benimki
de ileriye ve daha uzağa…

Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSil